
Film, genç bir sinemacı olan Tuğra Kaftancıoğlu’nun kendi adıyla başrolde yer aldığı, kurmaca ile belgesel estetiğini harmanlayan meta-sinematik bir hikayedir. Hikaye, Tuğra’nın arkadaşlarıyla birlikte bir film yapma sürecine odaklanırken, aslında şehirli gencin varoluşsal sancılarını, sinema tutkusunu ve hayata karşı duruşunu samimi bir dille ekrana taşır. Film, bir "film içinde film" yapısı sunarak izleyiciyi yaratım sürecinin mutfağına davet eder.
Tuğra ve arkadaş çevresinin gündelik diyalogları, düşük bütçeli bir film çekmenin getirdiği absürt zorluklar ve İstanbul’un ara sokaklarında geçen sahneler; yapımı geleneksel sinema kalıplarının dışına çıkarır. Bir yandan bir projenin hayata geçme sancılarını izlerken, diğer yandan 2000’lerin ortasındaki genç kuşağın kültürel dokusuna ve arayışlarına tanıklık ederiz.
Filmin en dikkat çekici özelliği, oyuncuların büyük ölçüde kendi kimlikleriyle veya kendilerinin kurgulanmış versiyonlarıyla yer almasıdır. Tuğra Kaftancıoğlu, filmin hem yönetmeni hem de merkezindeki karakter olarak doğal ve abartısız bir performans sergiler. Arkadaş grubunu canlandıran oyuncuların doğaçlamaya yakın diyalogları, filmin "gerçeklik" hissini güçlendiren en önemli unsurdur.
Kadroda yer alan isimlerin profesyonel oyunculuk kalıplarından uzak, içten tavırları; izleyicide bir film izlemekten ziyade, bir arkadaş grubunun özel anlarına gizlice dahil oluyormuş hissi uyandırır. Bu editoryal tercih, yapımın bağımsız ruhunu destekleyen en güçlü oyuncu kadrosu hamlesidir.
Tuğra Kaftancıoğlu ve Emre Akay yönetmenliğinde çekilen film, Türk sinemasında pek alışık olunmayan "mumblecore" veya "gerilla sineması" tarzına yakın durmaktadır. Yüksek bütçeli prodüksiyonların aksine, el kamerası kullanımı ve doğal ışık tercihleriyle samimi bir atmosfer yaratılır. Filmin temposu, hayatın kendi akışı gibidir; bazen dağınık, bazen hızlı ama her zaman dürüst. Yönetmenlik dili, izleyiciyi manipüle etmek yerine olayları olduğu gibi gözlemlemeye bırakır.
Sinema öğrencileri, bağımsız film tutkunları ve "yaratım süreci" üzerine kafa yoran izleyiciler bu yapımı mutlaka listelerine eklemelidir. Ana akım sinemanın klişelerinden sıkılan ve daha deneysel, samimi bir bağımsız film arayışında olanlar için bu eser bir cevher niteliğindedir. Ayrıca 2000'li yılların İstanbul gençlik kültürüne ve yerli sinema örneklerine ilgi duyanlar için de nostaljik bir değer taşır.
Bu film, imkansızlıklar içinde bile bir şeyler üretmenin, hayal kurmanın ve bunu yaparken kendin olabilmenin bir kanıtıdır. Benzerlerinden ayrılan yönü, kusursuz bir teknik arayışı yerine, duygunun ve anın gerçekliğine odaklanmasıdır. Türk sinemasında "meta-kurmaca" türünün nadir ve cesur örneklerinden biri olması, onu türdeşleri arasında özel bir yere konumlandırır.
Yaratım Sancısı: Bir sanat eserini ortaya koyarken yaşanan maddi ve manevi engeller.
Arkadaşlık ve Aidiyet: Modern şehir hayatında bireyin çevresiyle kurduğu samimi bağlar.
Sinema Tutkusu: Hayatı bir film karesi olarak görmenin getirdiği melankoli ve neşe.
Eğer bu filmin samimi ve düşük bütçeli estetiğini sevdiyseniz, yerli sinemadan Onur Ünlü’nün erken dönem işlerine veya modern şehirli bireyin boşluk hissini işleyen Çoğunluk gibi dram filmi örneklerine göz atabilirsiniz. Dünya sinemasından ise Richard Linklater’ın Slacker filmi veya sinema tutkusunu odağına alan Living in Oblivion benzer bir ruh taşıyabilir.
Film, oldukça düşük bir bütçeyle, dijital imkanların henüz yeni yaygınlaştığı bir dönemde gerilla yöntemlerle çekilmiştir. Pek çok sahne gerçek mekanlarda, çevreye müdahale edilmeden kaydedilmiştir. Film, vizyona girdiği dönemde festivallerde ve bağımsız sinema çevrelerinde "taze bir nefes" olarak nitelendirilmiş, büyük bütçeli yapımların gölgesinde kalmasına rağmen kült bir hayran kitlesi edinmiştir.
Hayır, film bir "mockumentary" (sahte belgesel) veya meta-kurmaca olarak tanımlanabilir. Karakterler gerçek isimlerini kullansalar da hikaye kurgulanmış bir olay örgüsüne sahiptir.
Evet, filmin doğal havasını korumak amacıyla pek çok diyalog ve sahne oyuncuların doğaçlama yeteneklerine bırakılmıştır.
Bu isim, hem bir ironi barındırır hem de yönetmenin kendi yaratım sürecini ve ismini bir "marka" veya "iddia" olarak ortaya koyma biçimini yansıtır.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...