
Belgesel
Çocukken geçirdiği çocuk felci nedeniyle boynundan aşağısı felç olan ve günün büyük bir kısmını nefes almasını sağlayan devasa bir metal silindirin, yani "demir akciğerin" içinde geçiren Mark O'Brien’ın hikayesi, izleyiciye yaşamın anlamını yeniden sorgulatıyor. Film, Mark’ın daracık bir mekanda geçen fiziksel hayatı ile edebiyat, aşk ve inançla beslenen geniş iç dünyası arasındaki devasa tezatı mercek altına alıyor. Mark, sadece bir ağız çubuğu kullanarak daktilo yazıyor, makaleler kaleme alıyor ve şiirleriyle ruhunun derinliklerini dünyaya açıyor.
Jessica Yu’nun bu ödüllü belgeseli, Mark’ın engelli bir birey olarak karşılaştığı toplumsal bariyerleri, bağımsızlık arzusunu ve en önemlisi, "normal" bir insan gibi sevilme ve cinselliği deneyimleme özlemini tüm çıplaklığıyla işliyor. Film, ölümü her an ensesinde hisseden bir adamın karanlığa teslim olmak yerine, mizahı ve entelektüel derinliği bir kalkan olarak kullanışını anlatan dokunaklı bir biyografi niteliğinde. Mark’ın nefes alışlarındaki o mekanik ses, aslında yaşama tutunmanın en saf ve en dirençli ritmine dönüşüyor.
Belgeselin merkezinde bizzat Mark O'Brien yer alıyor. Onun dürüstlüğü, kendi durumuyla dalga geçebilen keskin mizah anlayışı ve hayata dair pesimist olmayan gerçekçiliği, filmi melankolik bir yapıdan çıkarıp ilham verici bir seviyeye taşıyor. Mark’ın kendi şiirlerini seslendirdiği bölümler, anlatıya edebi bir derinlik ve samimiyet katıyor.
Yönetmen Jessica Yu, Mark’ın çevresindeki bakıcıları, dostları ve ailesiyle yapılan röportajları araya serpiştirerek, engelli bir bireyin hayatındaki destek mekanizmalarının ve insani bağların önemini vurguluyor. Filmde yer alan her ses, Mark’ın demir hücresinden dışarı taşan o devasa kişiliğinin birer tanığı olarak karşımıza çıkıyor.
Jessica Yu tarafından yönetilen bu kısa belgesel, 1997 yılında En İyi Kısa Belgesel dalında Oscar kazanarak büyük bir başarıya imza atmıştır. Sadece 35 dakika sürmesine rağmen, izleyicide uzun metrajlı bir dramdan çok daha derin izler bırakıyor. Film, engelliliği bir acıma nesnesi olarak sunmak yerine, Mark’ın bireyselliğini, zekasını ve arzularını ön plana çıkarıyor. Görsel dilin sadeliği, Mark’ın odasındaki darlığı ve hapis hayatını hissettirirken, kelimelerin ve düşüncelerin yarattığı ferahlık izleyiciyi rahatlatıyor.
Hayatın zorlukları karşısında motivasyon arayanlar ve insan ruhunun dayanıklılık sınırlarını merak edenler için bu yapım bir şaheserdir. Eğer toplumsal tabuları yıkan gerçek hayat öykülerine ve edebiyatın iyileştirici gücüne ilgi duyuyorsanız, bu yabancı film sizi derinden etkileyecektir. Kısa sürede çok şey anlatan, yoğun ve nitelikli belgesel filmleri seven her sinemasever bu Oscar ödüllü çalışmayı izleme listesine almalıdır.
Bu belgesel, nefes almanın bile bir lütuf olduğunu hatırlatan en çarpıcı yapımlardan biridir. Filmi benzerlerinden ayıran en büyük özellik, Mark O'Brien'ı bir "kahraman" ya da "kurban" olarak değil, hataları, arzuları ve korkuları olan gerçek bir insan olarak betimlemesidir. Engellilik ve cinsellik gibi hala tabu kabul edilen konulara Mark’ın dürüst ve cesur yaklaşımı, izleyicinin empati kurma biçimini kökten değiştiriyor.
Fiziksel Sınırlar vs. Zihinsel Özgürlük: Bir makineye bağlı yaşarken düşüncelerin sınırsızlığına ulaşmak.
Yaşama Arzusu: Her günün bir mücadele olduğu bir hayatta neşeyi ve mizahı koruyabilmek.
Engellilik ve Kimlik: Toplumun engelli bireylere bakış açısı ve bireyin kendi kimliğini inşa etme süreci.
Aşk ve Yakınlık İhtiyacı: Fiziksel engellere rağmen duyulan sevme ve sevilme özlemi.
Mark O'Brien’ın hayatının kurgusal bir versiyonunu izlemek isterseniz, John Hawkes ve Helen Hunt’ın başrollerini paylaştığı The Sessions (Aşk Seansları) filmini mutlaka izlemelisiniz. Ayrıca, felçli bir adamın hayata tutunma çabasını şiirsel bir dille anlatan The Diving Bell and the Butterfly (Kelebek ve Dalgıç) da çok güçlü bir film önerisi olacaktır.
Mark O'Brien, hayatının büyük kısmını geçirdiği Berkeley, California’da engelli hakları savunucusu olarak da tanınan aktif bir isimdi.
Filmde Mark’ın kendi yazdığı şiirlerden pasajlar kullanılmıştır, bu da belgesele otobiyografik bir hava katar.
Yönetmen Jessica Yu, belgeseli çekerken Mark’ın demir akciğer içindeki pozisyonuna uygun kamera açıları kullanarak izleyicinin onun dünyasını onun gözünden görmesini sağlamıştır.
Demir akciğer, negatif basınç kullanarak göğüs kafesini genişleten ve çocuk felci gibi nedenlerle nefes alamayan hastaların ciğerlerine hava dolmasını sağlayan büyük bir metal kabindir.
Tamamını değil; Mark günün bazı saatlerinde kısa sürelerle makineden dışarı çıkabiliyordu ancak hayatta kalabilmek için zamanının büyük bir bölümünü bu cihazın içinde geçirmek zorundaydı.
Evet, Mark O'Brien başarılı bir şair ve gazeteciydi. Eserlerinde genellikle yalnızlık, inanç ve fiziksel engellerle başa çıkma temalarını işlemiştir.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...