
Hank, ıssız bir adada tüm umudunu yitirmişken kıyıya vuran bir bedenle karşılaşır. Ancak bu sıradan bir ceset değildir. Hank, kısa süre sonra bu bedenin hayatta kalması için bir "İsviçre Çakısı" gibi kullanılabileceğini fark eder. Swiss Army Man, ilk dakikalarından itibaren izleyiciyi şaşırtmayı ve alışılagelmiş hayatta kalma filmi klişelerini yıkmayı başarıyor.
Film, sadece fiziksel bir hayatta kalma mücadelesini değil, aynı zamanda toplumun tabularını ve insan olmanın ne anlama geldiğini de sorguluyor. Hank, hiçbir şey hatırlamayan Manny’ye (ceset) dünyayı, aşkı ve utancı anlatırken aslında kendi iç dünyasıyla yüzleşiyor. Swiss Army Man, gaz çıkarmak gibi en kaba fiziksel gerçekleri, en naif duygularla harmanlayarak benzersiz bir sinematik dil oluşturuyor.
Daniel Radcliffe’in "canlı bir cesedi" canlandırırken sergilediği performans ve Paul Dano’nun yalnızlığı iliklerine kadar hissettiren oyunculuğu, Swiss Army Man filmini unutulmaz kılan unsurların başında geliyor. Görsel efektlerin ötesinde, tamamen insan sesi ve çevre seslerinden oluşan müzikleriyle film, izleyiciyi Hank’in hayal dünyasına davet ediyor.
Yolculuk boyunca izlediğimiz her şey gerçekten yaşanıyor mu, yoksa hepsi Hank’in zihninin bir oyunu mu? Swiss Army Man, bu soruyu izleyicinin takdirine bırakırken, son ana kadar merak duygusunu canlı tutuyor. Utanç duyduğumuz her şeyin aslında bizi biz yapan parçalar olduğunu savunan bu film, modern zamanların en cesur bağımsız yapımlarından biri.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...