
Dram

Philip Schuyler Green

Kathy Lacy

Dave Goldman

Anne Dettrey

Mrs. Green

Elaine Wales

John Minify

Jane

Tommy Green

Dr. Craigie
Centilmenlik Anlaşması, 1940’ların Amerika’sında toplumun kılcal damarlarına sızmış gizli antisemitizmi bir gazetecinin gözünden deşifre eden, cesur ve sarsıcı bir başyapıt.
Centilmenlik Anlaşması, saygın bir gazeteci olan Phil Green'in, New York’ta kök salmış Yahudi karşıtlığını araştırmak üzere aldığı zorlu görevi merkezine alıyor. Phil, dışarıdan bakıldığında modern ve hoşgörülü görünen toplumun altındaki derin önyargıları keşfetmek için sıra dışı bir yönteme başvurur: Kendisini çevresine Yahudi olarak tanıtır. Bu "sosyal deney", Phil'in sadece yabancılardan değil, en yakın dostlarından ve hatta aşık olduğu kadından bile beklemediği tepkiler almasına neden olur.
Hikâye, açıkça yapılan saldırılardan ziyade, "centilmenlik" adı altında gizlenen, sessizce uygulanan dışlama mekanizmalarına odaklanır. Otellerden iş başvurularına, sosyal kulüplerden mahalle baskısına kadar her alanda karşılaştığı görünmez duvarlar, Phil’i ve ailesini psikolojik bir savaşın içine sürükler. Film, bir kimliğin sadece adı değiştiğinde dünyanın nasıl bir anda başkalaştığını gösteren çarpıcı bir dram filmi örneği sunuyor.
Gregory Peck, Phil Green karakterinde her zamanki vakur ve güven veren duruşuyla devleşiyor. Karakterin yaşadığı hayal kırıklığını ve adaletsizliğe karşı büyüyen öfkesini izleyiciye son derece samimi bir şekilde aktarıyor. Dorothy McGuire, Phil’in nişanlısı Kathy rolünde, "iyi niyetli ama pasif" duruşuyla toplumsal önyargıların en tehlikeli halini; yani sessiz kalarak onaylayan kesimi başarıyla temsil ediyor.
Anne Revere, Phil’in annesi rolünde sağduyunun sesi olurken, John Garfield ise savaş gazisi bir Yahudi olan Dave karakteriyle filmin duygusal yükünü sırtlıyor. Özellikle Garfield’ın kendi hayatındaki gerçek deneyimlerinden süzülüp gelen performansı, filmin inandırıcılığını bir kat daha artırıyor. Celeste Holm ise canlandırdığı Anne karakteriyle filme modern bir zeka ve ironi katarak En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar'ını sonuna kadar hak ettiğini kanıtlıyor.
Usta yönetmen Elia Kazan, bu filmle Hollywood’un o dönemde dokunmaya korktuğu bir tabuyu yıkarak büyük bir risk almıştır. Filmin en büyük başarısı, önyargıyı sadece "kötü insanlar" üzerinden değil, kendisini "aydın" olarak tanımlayan kişilerin ikiyüzlülüğü üzerinden anlatmasıdır. Tempo, bir dedektiflik hikâyesi titizliğinde ilerlerken, her sahnede izleyiciyi kendi değer yargılarını sorgulamaya iten keskin bir anlatım dili benimsenmiştir.
Toplumsal adaletsizlikleri konu alan ve insan psikolojisinin karanlık labirentlerine giren yapımları sevenler için bu film bir klasik. Özellikle tarih filmi meraklıları, İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan toplum yapısını anlamak adına bu eseri mutlaka izlemeli. "Bir başkasının ayakkabılarıyla yürümek" deyiminin sinemadaki en güçlü karşılığını arayanlar ve diyalog odaklı derin senaryolardan hoşlananlar için kaçırılmayacak bir klasik film deneyimi sunuyor.
Bu film, sadece bir dönemin sorununu değil, insanlık var oldukça sürecek olan "ötekileştirme" problemini zamansız bir dille işliyor. Kazandığı 3 Oscar ödülü (En İyi Film dahil) sinema tarihindeki yerini tescillese de, asıl gücünü izleyicinin vicdanına yönelttiği sorulardan alıyor. Günümüzde bile hala geçerliliğini koruyan sosyal mesajları ve Gregory Peck’in karizmatik oyunculuğu için sinema tarihinde önemli bir durak noktasıdır.
Gizli Önyargı: Toplumun eğitimli kesimlerinde bile var olan sessiz dışlama mekanizmaları.
Ahlaki Cesaret: Hakikat uğruna konfor alanından çıkmanın ve sevdiklerine karşı durabilmenin zorluğu.
Kimlik ve Etiketler: İnsanların birbirini gerçek nitelikleri yerine isimler ve kökenler üzerinden yargılaması.
Pasif Suç ortaklığı: Adaletsizliğe sessiz kalmanın, o adaletsizliğin bir parçası olması.
Eğer toplumsal eşitlik ve hak mücadelesini konu alan bu tarz yapımları beğendiyseniz, yine Gregory Peck’in başrolünde olduğu ve ırkçılığı bir avukatın gözünden anlatan Bülbülü Öldürmek (To Kill a Mockingbird) filmi ilk tercihiniz olmalı. Benzer bir sosyal deney temasını işleyen Siyah Gibi (Black Like Me) veya Elia Kazan’ın bir diğer ses getiren klasiği Rıhtımlar Üzerinde (On the Waterfront) de listeye eklenebilir.
Yapımcı Darryl F. Zanuck, bu filmi çekmemesi için Hollywood’un pek çok güçlü ismi tarafından uyarılmış, filmin "uyuyan devleri uyandıracağı" söylenmiştir. Ancak Zanuck geri adım atmamış ve sonuçta film gişede büyük bir başarı elde etmiştir. Filmin çekildiği dönemde antisemitizm o kadar hassas bir konuydu ki, bazı Yahudi cemiyetleri bile filmin ters tepebileceğinden korkarak çekilmemesini istemişti.
Filmde geçen bu terim, resmi bir kanun olmamasına rağmen, belirli grupların (bu örnekte Yahudilerin) otellere, kulüplere veya mahallelere kabul edilmemesi üzerine sessizce yapılmış "centilmence" (!) bir söz birliğini ifade eder.
Peck, senaryoyu okur okumaz bunun toplumsal bir sorumluluk olduğunu düşünmüş ve ajansının "kariyerine zarar verebilir" uyarılarına rağmen rolü büyük bir istekle kabul etmiştir.
Kesinlikle. Film, teknik olarak 1947 yılına ait olsa da, işlediği "mikro-agresyon" ve "gizli önyargı" konuları günümüz sosyolojisinde hala en çok tartışılan konuların başında gelmektedir.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...