

Kimberly Wells

Richard Adams

Jack Godell

Herman De Young

Bill Gibson

Don Jacovich

Ted Spindler

Evan McCormack
Hector Salas
Pete Martin
The China Syndrome, enerji krizinin ortasında, nükleer enerjinin güvenliğini sorgulayan sarsıcı bir hikâyeyi odağına alıyor. Televizyon muhabiri Kimberly Wells ve kameramanı Richard Adams, rutin bir haber çekimi için gittikleri nükleer santralde, kontrol odasında yaşanan panik dolu anlara ve neredeyse felaketle sonuçlanacak bir "kaza" riskine tesadüfen tanıklık ederler. Ancak santral yetkilileri yaşananları örtbas etmeye çalışınca, ikili kendilerini devasa bir komplonun ortasında bulur.
Filmin kalbinde, santralin kıdemli mühendisi Jack Godell’in yaşadığı vicdani hesaplaşma yer alır. Godell, sistemdeki hayati bir hatayı fark ettiğinde, kâr hırsının insan hayatının önüne geçtiğini anlar. "Çin Sendromu" kavramı, nükleer erimenin toprağı delip dünyanın öbür ucuna kadar ulaşabileceği teorisinden beslenerek, izleyiciyi hem teknik bir gerilimin hem de etik bir savaşın içine çeker. Gerilim filmleri arasında gerçekçiliğiyle sıyrılan yapım, izleyiciye "Gerçekten güvende miyiz?" sorusunu sordurur.
Filmin başrollerini paylaşan Jane Fonda, Michael Douglas ve Jack Lemmon, kariyerlerinin en zirve performanslarından bazılarını sergiliyor. Jane Fonda, hafif magazin haberlerinden ciddi gazeteciliğe geçiş yapmaya çalışan Kimberly karakterinde, hırs ile merak arasındaki dengeyi başarıyla kuruyor. Michael Douglas ise sistem karşıtı, asi kameraman Richard rolünde filme dinamizm katıyor.
Ancak filmin asıl duygusal yükünü Jack Lemmon taşıyor. Mühendis Jack Godell rolündeki Lemmon, karakterinin yaşadığı korkuyu, çaresizliği ve sonunda gelen cesareti o kadar doğal yansıtıyor ki, izleyici onunla birlikte ter döküyor. Oyuncuların performansları, teknik bir konuyu insani bir dramla harmanlayarak editoryal bir başarı sergiliyor. Bu güçlü kadro, politik gerilim türündeki bu eseri unutulmaz kılıyor.
James Bridges tarafından yönetilen film, müzik kullanımından neredeyse tamamen kaçınarak gerilimi sadece ortam sesleri ve diyaloglarla inşa eder. Bu tercih, santralin içindeki o steril ama tekinsiz havayı daha da güçlendirir. Temposu, gerçeğin peşindeki bir dedektiflik hikâyesi gibi yavaş yavaş yükselir ve finalde zirveye ulaşır. Sinematografik açıdan gerçekçiliği ön planda tutan film, izleyiciyi bir film izlemekten ziyade bir skandala tanıklık ediyormuş gibi hissettirir.
Bu film, özellikle komplo teorilerinden, gazetecilik etiğinden ve kurumsal yolsuzlukları konu alan yapımlardan hoşlananlar için mükemmel bir seçimdir. Eğer eski filmler içinde zamansız bir mesajı olan, karakter odaklı ve zekice kurgulanmış senaryoları seviyorsanız, bu yapımı kesinlikle izlemelisiniz. Ayrıca nükleer enerji ve teknolojik risklere ilgi duyan izleyiciler için de oldukça düşündürücü bir deneyim sunacaktır.
The China Syndrome, vizyona girdikten sadece 12 gün sonra gerçek hayatta yaşanan Three Mile Island nükleer kazasıyla sinema tarihinin en büyük kehanetlerinden birine imza atmıştır. Gerçek hayattaki olaylarla olan inanılmaz benzerliği, filmi sadece bir kurgu olmaktan çıkarıp tarihi bir uyarı belgesi niteliğine kavuşturmuştur. Saf bir gerilim sunarken aynı zamanda medyanın gücünü ve sorumluluğunu da ustalıkla tartışır.
Kurumsal Yozlaşma: Şirketlerin kâr marjını korumak adına insan hayatını nasıl riske atabildikleri.
Gazetecilik Etiği: Gerçeği duyurma sorumluluğu ile kariyer kaygıları arasındaki çatışma.
Teknolojik Korku: İnsanoğlunun yarattığı ama tam olarak kontrol edemediği devasa güçlerin yaratabileceği felaketler.
Gazetecilik ve araştırma tutkusunu seviyorsanız All the President's Men (Başkanın Bütün Adamları) veya benzer bir nükleer felaket atmosferi için modern bir klasik olan Chernobyl dizisi ilginizi çekebilir. Kurumsal suçları odağına alan Silkwood da bu filmle benzer bir damardan beslenir.
Film vizyona girdiğinde nükleer enerji endüstrisi tarafından "tamamen gerçek dışı" ve "bir karakter suikastı" olarak nitelendirilmişti. Ancak Three Mile Island kazası yaşanınca bu eleştiriler bıçak gibi kesilmiş ve film gişede büyük bir patlama yaşamıştır. Ayrıca Michael Douglas filmin sadece başrol oyuncusu değil, aynı zamanda yapımcısıdır.
Bu terim, nükleer bir erime sırasında yakıtın reaktör kabını ve yeri eriterek dünyanın merkezinden geçip Çin'e kadar ulaşacağı (aslında imkansız olan) mecazi bir felaket senaryosunu ifade eder.
Film çekildiği sırada kurgusal bir senaryoydu ancak vizyona girdikten kısa süre sonra yaşanan gerçek kazalar filmi korkutucu bir şekilde gerçekçi kılmıştır.
Yönetmen James Bridges, gerçekçilik duygusunu artırmak ve izleyiciyi o anın gerilimiyle baş başa bırakmak için geleneksel bir film müziği (score) kullanmamayı tercih etmiştir.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...