
1940’lı yılların Zonguldak’ında, savaşın gölgesinde yeşeren umut dolu bir hikâyeye davetlisiniz. Kelebeğin Rüyası, sadece iki gencin hayatını değil, bir devrin zorluklarını, kömür tozuna karışmış dizeleri ve aşkın iyileştirici gücünü beyaz perdeye taşıyor. Yılmaz Erdoğan’ın hem yönetip hem de Behçet Necatigil karakterine hayat verdiği bu başyapıt, izleyiciyi derin bir edebi yolculuğuna çıkarıyor.
Filmin kalbinde, gerçek hayatta da yaşamış olan iki genç şair; Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu yer alıyor. Kelebeğin Rüyası, bu iki dostun memuriyet hayatı ile şiir tutkusu arasındaki gidip gelişlerini ustalıkla işliyor. Henüz yirmili yaşlarının başında olan bu yetenekli gençler, bir yandan verem hastalığıyla pençeleşirken diğer yandan dergilerde şiirlerini yayımlatabilmek için mücadele veriyorlar.
Belediye Başkanı’nın kızı Suzan’ın şehre dönmesiyle, şairlerimizin dünyası renklenmeye başlar. Kelebeğin Rüyası, bir iddia ile başlayan ama zamanla derinleşen masum bir aşkın izini sürüyor. Şiirin en güzel bahanesi olan aşk, 1940’ların zorlu şartlarında, maden ocaklarının karanlığında parlayan bir ışık gibi her iki gencin de ilham kaynağı oluyor.
Sinematografisiyle büyüleyen Kelebeğin Rüyası, Gökhan Tiryaki’nin eşsiz çekimleri ve Rahman Altın’ın ödüllü müzikleriyle birleşerek izleyiciye görsel ve işitsel bir ziyafet sunuyor. Film, İkinci Dünya Savaşı yıllarının Türkiye’sini, mükellefiyet dönemini ve madenci kenti Zonguldak’ı tüm gerçekliğiyle, ancak bir o kadar da estetik bir dille yansıtıyor.
Her sahnesinde duygusal bir yoğunluk barındıran Kelebeğin Rüyası, unutulmaya yüz tutmuş iki değerli şairi yeniden hatırlatıyor. Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat’ın devleşen performanslarıyla hayat bulan bu film, hayallerin ne kadar kırılgan ama bir o kadar da dayanıklı olduğunu kanıtlıyor. Şiirin hayatın ta kendisi olduğunu hissedeceğiniz bu film, sinemamızın unutulmazları arasında yer alıyor.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...