
Şehrin dışında, yüksek duvarlarla çevrili lüks bir villada yaşayan üç yetişkin kardeş, çocukluklarından beri dış dünyadan tamamen kopuk bir şekilde büyütülmüştür. Babalarının kurduğu bu yapay cennette, çocukların dış dünyaya dair bildiği her şey ebeveynleri tarafından kurgulanmıştır. Onlara göre uçaklar birer oyuncaktır, kediler en korkunç canavarlardır ve bir çocuğun evden çıkabilmesi için "köpek dişinin" düşmesi gerekmektedir.
Film, bu absürt ve mikro-faşist düzenin içinde, dışarıdan eve giren tek yabancı olan "hizmetçi"nin gelişiyle dengelerin bozulmasını konu alır. Dram ve gerilim unsurlarını gerçeküstü bir dille harmanlayan yapım, dilin ve bilginin manipüle edilerek bir insanın nasıl bir köleye dönüştürülebileceğini gösteren dehşet verici bir deneydir.
Filmin başarısı, karakterlerin o duygusuz, robotik ve çocuksu tavırlarını mükemmel bir donuklukla sergileyen oyuncu kadrosunda gizlidir. Christos Stergioglou, evin mutlak hakimi olan baba rolünde otoritenin ürkütücü yüzünü temsil ederken; Angeliki Papoulia, büyük kız kardeş rolündeki performansı ile izleyiciyi hem korkutur hem de ona acıtır.
Oyuncuların diyalogları teslim ediş şekilleri ve beden dilleri, seyircide "doğru gitmeyen bir şeyler var" hissini sürekli diri tutar. Lanthimos’un kendine has "duygusuz oyunculuk" (deadpan) tarzının en saf örnekleri bu filmde hayat bulur.
Kynodontas, Yunan Yeni Dalgası’nın (Greek Weird Wave) öncüsü kabul edilen bir başyapıttır. Lanthimos, parlak bir gün ışığı altında en karanlık insanlık durumlarını sergileyerek izleyiciyi ters köşe yapar. Film; eğitim, aile yapısı, devlet otoritesi ve dilin manipülasyonu üzerine devasa bir alegoridir. Dünya sineması içinde benzeri olmayan bu yapım, 2009 Cannes Film Festivali’nde "Belirli Bir Bakış" ödülünü kazanmış ve Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ına aday gösterilmiştir.
Klasik anlatı kalıplarından sıkılan, "rahatsız edici derecede özgün" hikâyeler arayan ve sinemanın sınırlarını zorlayan yapımlardan hoşlananlar bu filmi mutlaka görmeli. Eğer toplumsal kuralların yapaylığını ve otoritenin doğasını sorgulamayı seviyorsanız, bu film zihninizde uzun süre kapanmayacak yaralar açacaktır. Ancak uyaralım; bu film herkesin "midesine" veya sinirlerine göre değildir.
Bu filmi izlemek için en büyük sebep, özgürlüğün ne olduğunu bir "hapishanenin" içinden bakarak anlama çabasıdır. Film, kelimelerin anlamları değiştirildiğinde (örneğin "deniz" kelimesinin "koltuk" anlamına gelmesi) gerçekliğin nasıl yeniden inşa edilebileceğini kanıtlar. Kült filmler listelerinin vazgeçilmezi olan bu yapım, yönetmenlik, senaryo ve atmosfer yönetimi açısından bir ders niteliğindedir.
İzolasyon ve Otorite: Bilginin kontrol edilmesiyle kurulan mutlak iktidar.
Dilin Manipülasyonu: Kelimelerin anlamları üzerindeki hakimiyetin zihinleri nasıl hapsedeceği.
Aile Kurumunun Eleştirisi: Kutsal aile yapısının baskıcı bir hapishaneye dönüşme potansiyeli.
Cinsellik ve Tabu: Kapalı devre bir sistemde insani dürtülerin çarpıklaşması.
Lanthimos’un bu tuhaf ve steril dünyasını sevdiyseniz, yönetmenin diğer filmleri olan The Lobster veya The Killing of a Sacred Deer'ı (Kutsal Geyiğin Ölümü) izleyebilirsiniz. Ayrıca yine benzer bir izolasyon ve sistem eleştirisi sunan The Village (Köy) veya Haneke’nin Funny Games'i de ilginizi çekebilir.
Filmdeki kardeşlerin hiçbirinin adı yoktur; onlar sadece "büyük kız", "küçük kız" ve "oğul"dur.
Filmdeki meşhur "havlama" sahnesi, sinema tarihinin en absürt ve simgesel anlarından biri kabul edilir.
Lanthimos bu filmle, izleyiciyi karakterlerle empati kurmaya değil, onları bir laboratuvar faresini izler gibi gözlemlemeye davet eder.
Baba, çocuklarına köpek dişleri düşmeden dışarı çıkamayacaklarını söyler. Bu dişin yetişkinlikte düşmesi neredeyse imkansız olduğu için, aslında onlara "asla özgür olamayacaklarını" söylemiş olur.
Evet, film günümüzde geçer ancak kahramanlar için dünya sadece o bahçe duvarlarından ibarettir.
Fiziksel şiddetten ziyade, "psikolojik şiddet" ve rahatsız edici sahneler ön plandadır.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...