

Anne Laurent

Georges Laurent

Thomas Laurent

Éve Laurent

Pierre Laurent

Anaïs Laurent

Lawrence Bradshaw

Nathalie
The Gambist

Rachid
Happy End, usta yönetmen Michael Haneke’nin sinema tarihindeki en sert ve soğukkanlı işlerinden biri olarak, refah içindeki bir Fransız ailesinin maskelerini tek tek düşürüyor. Laurent ailesi, Calais’de büyük bir inşaat şirketini yönetirken, mülteci krizinin ve toplumsal huzursuzluğun tam ortasında, lüks malikanelerinin duvarları ardına saklanmış durumdadır. Ancak bu "mutlu" görünen ailenin içinde aldatma, intihar eğilimleri ve derin bir sevgisizlik kol gezmektedir.
Film, ailenin en küçük üyesi Eve’in babasının yanına taşınmasıyla başlar. Eve, akıllı telefonunun kamerasını bir gözetleme aracına dönüştürerek büyüklerinin yalanlarını, zaaflarını ve duyarsızlıklarını sessizce kaydeder. Haneke, dijital dünyanın soğukluğunu ve modern insanın empati yoksunluğunu, ailenin yaşlı reisi Georges’un ölme arzusuyla birleştirerek izleyiciyi rahatsız edici bir yüzleşmeye davet ediyor. Bu film, isminin aksine, Avrupa burjuvazisinin vicdani iflasını ilan eden karanlık bir psikolojik dram sunuyor.
Fransız sinemasının dev ismi Isabelle Huppert, ailenin kontrol tutkunu kızı Anne rolünde her zamanki gibi mesafeli ve otoriter bir performans sergiliyor. Huppert, karakterinin kriz anlarındaki duygusuzluğunu o kadar keskin yansıtıyor ki, izleyicide hayranlıkla karışık bir ürperti uyandırıyor. Jean-Louis Trintignant ise Georges rolünde, hayatın sonuna gelmiş bir adamın bıkkınlığını ve tek isteği olan "sona" ulaşma çabasını sarsıcı bir sadelikle canlandırıyor.
Genç oyuncu Fantine Harduin, Eve karakteriyle filmin en tekinsiz performansına imza atıyor. Sessiz gözlemciliği ve dijital dünyayla kurduğu bağ, filmin modern eleştirisini güçlendiren en önemli unsur. Mathieu Kassovitz ise ailenin sırlarla dolu babası Thomas rolünde, orta sınıf ahlakının çifte standardını mükemmel bir şekilde somutlaştırıyor.
Michael Haneke, bu filminde kariyerindeki diğer başyapıtlara (Aşk, Saklı, Beyaz Bant) pek çok gönderme yaparak adeta kendi sinemasının bir özetini sunuyor. Yönetmen, geleneksel bir olay örgüsü yerine, parçalanmış sahneler ve dijital ekran görüntüleriyle modern hayatın kopukluğunu görselleştiriyor. Kamera kullanımı her zamanki gibi statik ve mesafeli; bu da izleyiciyi bir gözlemci konumuna hapsediyor. Happy End, izleyiciyi eğlendirmeyi reddeden, aksine onun konforlu hayatını sorgulayan, editoryal derinliği yüksek bir festival filmi olarak hafızalara kazınıyor.
Avrupa sinemasının minimalist ve sert gerçekçi tonunu sevenler, toplumsal eleştiri dozu yüksek yapımlardan hoşlananlar için bu film kaçırılmaması gereken bir eser. Eğer Michael Haneke’nin o meşhur huzursuz edici tarzına aşinaysanız ve insan doğasının karanlık dehlizlerine girmekten çekinmiyorsanız, Happy End size hitap edecektir. Modern aile yapısının çürümüşlüğünü ve dijital çağın yarattığı izolasyonu merak eden her sinemasever bu ödüllü film ile tanışmalı.
Çünkü bu film, günümüz dünyasının en büyük sorunu olan "duyarsızlığı" bir tokat gibi yüzümüze vuruyor. Malikanenin dışında mülteciler hayatta kalma mücadelesi verirken, içerideki insanların kendi küçük, bencil dünyalarındaki dramlarıyla boğuşması, modern çağın en büyük ironisidir. Haneke’nin ustalığı, bu ağır temaları siyah bir mizahla harmanlayarak izleyiciyi hem düşündürmesi hem de derinden sarsmasında yatıyor.
Burjuva Duyarsızlığı: Varlıklı kesimin toplumsal acılara karşı geliştirdiği korumacı ve kör tavır.
Dijital Gözetleme: Akıllı telefonlar ve sosyal medyanın insan ilişkilerini nasıl mekanikleştirdiği.
Kuşaklar Arası Sevgisizlik: Dededen toruna aktarılan duygusal soğukluk ve iletişim kopukluğu.
Ölüm ve Yaşlılık: Hayatın anlamını yitiren bir bireyin onurlu bir son arayışı.
Haneke’nin bu filmdeki sert üslubunu sevdiyseniz, yine bir ailenin çöküşünü anlatan Aşk (Amour) filmini mutlaka izlemelisiniz; iki film arasında tematik bir bağ bulunmaktadır. Ayrıca, modern insanın boşluğunu ve sınıfsal gerilimleri işleyen Ruben Östlund imzalı Kare (The Square) veya bir mülteci dramıyla burjuva hayatını çakıştıran Parasite, Happy End ile benzer bir sosyal dram ve eleştiri zeminini paylaşır.
Film, 2017 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışmış ve Haneke’nin sinema dilinin en saf örneklerinden biri olarak kabul edilmiştir.
Başrol oyuncusu Jean-Louis Trintignant, bu filmdeki karakterinin Haneke’nin "Amour" filmindeki Georges ile aynı kişi olabileceğine dair teorileri destekleyen bir derinlik sunar.
Filmdeki bazı sahneler, Snapchat ve YouTube formatında çekilerek modern iletişim araçlarının yabancılaştırıcı etkisine dikkat çekilmiştir.
Bu isim, Haneke’nin her zamanki ironik yaklaşımının bir ürünüdür; film aslında bir mutlu son barındırmaz, aksine ailenin ve toplumun trajik sona doğru gidişini temsil eder.
Hayır; mülteci krizi arka planda bir fon olarak kullanılır. Haneke, bu trajediyi ailenin kendi dertlerine gömülüp dünyadaki büyük acılara ne kadar kör olduğunu göstermek için bir araç olarak kullanır.
Film, Eve’in sınırları zorlayan davranışlarını ve babasına olan yaklaşımını belirsiz bırakarak izleyiciyi onun masumiyeti ile ürkütücü zekası arasında bir karara varmaya zorlar.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...