

Jean Valjean

Javert

Cosette

Fantine

Marius Pontmercy

Monsieur Thénardier

Madame Thénardier

Enjolras

Éponine Thénardier

Gavroche
yüzyıl Fransası’nda geçen hikâye, bir somun ekmek çaldığı için 19 yıl hapiste kalan Jean Valjean’ın (Hugh Jackman) özgürlüğüne kavuşmasıyla başlar. Ancak şartlı tahliye kurallarını ihlal edince, hayatını amansız ve takıntılı müfettiş Javert’ten (Russell Crowe) kaçarak geçirmek zorunda kalır.
Valjean, geçmişini silip yeni bir kimlikle iyiliğe adanmış bir hayat kurmaya çalışırken, trajik bir kadere mahkûm olan Fantine (Anne Hathaway) ile tanışır. Fantine’in ölümünden sonra, onun kızı Cosette’i kendi evladı gibi büyütmeye söz verir. Hikâye, 1832 Paris’indeki Haziran Ayaklanması’nın barikatlarında, bu karakterlerin yollarının kesiştiği epik ve göz yaşartan bir finalle zirveye ulaşır.
Filmde Fantine karakterine hayat veren Anne Hathaway, sadece birkaç sahnede yer almasına rağmen filmin kalbi ve ruhu olmayı başarmıştır. Bu rol için yaptıkları, oyunculuk dünyasında "metod oyunculuğunun" en uç örneklerinden biri olarak gösterilir:
Fiziksel Dönüşüm: Rolü için yaklaşık 11 kilo vermiş ve ikonik kısa saçlı sahnede saçları gerçekten kesilmiştir.
"I Dreamed a Dream": Sinema tarihine geçen bu sahnede Hathaway, şarkıyı tek bir çekimde, makyajsız ve ham bir acıyla seslendirmiştir. Bu sahnede şarkı söylemekten ziyade, karakterin ruhunun parçalanışını izleriz.
Oscar Başarısı: Bu sarsıcı performans, ona En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında haklı bir Oscar kazandırmıştır.
Hugh Jackman (Jean Valjean): Fiziksel ve vokal gücüyle karakterin vicdani yolculuğunu muazzam bir derinlikle yansıtıyor.
Russell Crowe (Javert): Adaletin körü körüne uygulanmasını savunan, trajik ve katı müfettiş rolünde, karakterin içsel çatışmasını hissettiriyor.
Eddie Redmayne (Marius) & Amanda Seyfried (Cosette): Devrimin gölgesinde yeşeren masum aşkın temsilcileri.
Helena Bonham Carter & Sacha Baron Cohen: Thénardier ailesi olarak filme hem karanlık bir mizah hem de grotesk bir kötülük katıyorlar.
Yönetmen Tom Hooper, dublaj (post-sync) yerine canlı kaydı tercih ederek izleyiciye o anki duygusal yoğunluğu doğrudan aktarıyor. Filmin prodüksiyon tasarımı, kostümleri ve o meşhur barikat sahneleri sizi 1800’lerin Paris’ine hapsediyor. Les Misérables, sadece bir müzikal değil; yoksulluğun, onurun ve "bir başkasını sevmenin tanrının yüzünü görmek olduğu" fikrinin görselleştirilmiş halidir.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...