
Fantastik, Dram, Korku, Gerilim

Carmen

Jacinto

Dr. Casares

Carlos

Jaime

Conchita

Marcelo

'El Puerco'

Santi

Alma
Şeytanın Bel Kemiği, 1930’ların sonu, İspanya İç Savaşı’nın en kanlı günlerinde geçen, atmosferik bir hayalet öyküsüdür. Babası savaşta ölen on yaşındaki Carlos, ıssız bir arazinin ortasında bulunan, solcu yetimlerin sığındığı Santa Lucia Yetimhanesi’ne gönderilir. Yetimhanenin avlusunda patlamamış devasa bir bomba, toprağa saplanmış halde durmaktadır; bu bomba hem savaşın her an patlamaya hazır gerilimini hem de binanın içindeki tekinsiz havayı simgeler.
Carlos, yetimhanenin karanlık koridorlarında dolaşırken, "hıçkıran çocuk" olarak bilinen Santi’nin hayaletiyle karşılaşır. Santi, gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuş bir öğrencidir ve Carlos’a bir şeyler anlatmaya çalışmaktadır. Carlos, bir yandan diğer çocukların zorbalıklarıyla ve yetimhanenin hırslı bakıcısı Jacinto ile mücadele ederken, bir yandan da Santi’nin ölümünün ardındaki korkunç sırrı çözmeye çalışır. Film, hayaletlerin aslında geçmişin acı dolu yankıları olduğunu savunan bir fantastik dram olarak ilerler.
Filmin başarısı, çocuk oyuncuların doğal performansları ve tecrübeli isimlerin ağırlığıyla perçinlenir. Carlos rolündeki Fernando Tielve, izleyiciye korku ve merakı aynı anda hissettiren masum bir rehberlik sunar. Federico Luppi, yetimhanenin bilge ve hümanist doktoru Casares karakterinde, filme entelektüel bir derinlik ve hüzün katar.
Marisa Paredes, yetimhanenin sert ama adil müdiresi Carmen rolünde savaşın kadınlar üzerindeki etkisini yansıtırken; Eduardo Noriega, Jacinto karakteriyle filmin asıl "canavarı" olarak karşımıza çıkar. Noriega’nın hırsı ve acımasızlığı, doğaüstü varlıklardan çok insanın içindeki kötülüğün ne kadar yıkıcı olabileceğini gösteren etkileyici bir performanstır.
Guillermo del Toro’nun "kişisel başyapıtım" olarak tanımladığı bu film, yönetmenin Pan’ın Labirenti ile kurduğu tematik bağın ilk güçlü halkasıdır. Del Toro, korku unsurlarını bir amaç değil, savaşın travmalarını ve çocukluğun kaybolan masumiyetini anlatmak için bir araç olarak kullanır. Filmin geçtiği sarı ve tozlu atmosfer, klostrofobik bir gerilim yaratırken; patlamamış bomba gibi metaforlar hikâyenin alt metnini zenginleştirir.
Yönetmenlik dili, klasik bir korku filminden ziyade gotik bir trajediye yakındır. Şiddetin ve şefkatin iç içe geçtiği senaryo, izleyiciyi sadece korkutmakla kalmaz, aynı zamanda derin bir melankoliye sürükler. Müzikler ve ses tasarımı, yetimhanenin sanki yaşayan bir organizma olduğu hissini pekiştirir.
Savaşın gölgesinde büyüyen çocukların hikâyelerine ilgi duyanlar ve atmosferik gerilim filmleri sevenler için bu film bir mücevher değerindedir. Eğer Guillermo del Toro filmleri hayranıysanız, yönetmenin stilinin en saf halini burada görebilirsiniz. Sadece korkmak için değil, aynı zamanda şiirsel bir sinema diliyle toplumsal bir eleştiri izlemek isteyen her sinemaseverin listesinde bulunmalıdır.
Bu filmi izlemek için en büyük sebep, hayalet kavramına getirilen felsefi bakış açısıdır. Film, hayaleti "tekrar tekrar yaşanmaya mahkum bir an" olarak tanımlayarak, acının ve adaletsizliğin zamanı nasıl büktüğünü anlatır. Şeytanın Bel Kemiği, görsel sembolizmiyle ve insanın karanlık yanını deşen cesur anlatımıyla, izledikten sonra üzerinde günlerce düşüneceğiniz bir etki bırakır.
Savaşın Masumiyet Üzerindeki Etkisi: İç savaşın çocukların dünyasında yarattığı kalıcı hasar.
Geçmişin Yankıları: Hayaletlerin, bitmemiş işlerin ve adaletsiz ölümlerin birer sembolü olması.
Gerçek Canavar Kim?: Doğaüstü varlıklardan ziyade, hırs ve şiddet dolu insanların yarattığı gerçek tehdit.
Bu filmin tadını aldıysanız, yönetmenin bir sonraki şaheseri olan Pan’ın Labirenti (Pan's Labyrinth) mutlaka ilk tercihiniz olmalıdır. Ayrıca İspanyol sinemasının gizem ve çocukluk temalı başarılı örneklerinden The Orphanage (Yetimhane) veya atmosferik hayalet öyküsü The Others (Diğerleri) de benzer bir keyif sunacaktır.
Film, yapımcılığını Pedro Almodóvar'ın üstlendiği uluslararası bir iş birliğiyle hayata geçirilmiştir.
Guillermo del Toro, filmdeki hayalet Santi’nin tasarımını yaparken, sudaki bir mürekkep damlasının dağılımından ilham almıştır.
Filmin adı, bir tür doğum kusuru olan spina bifida’ya ve bu bebeklerin kavanozlarda saklanan hüzünlü görüntüsüne bir göndermedir.
Film bir korku/gerilim öğeleri barındırsa da, jump-scare sahnelerinden ziyade atmosferik bir hüzne ve gerilime dayanır. Bir canavar filminden çok bir dram filmidir.
Evet, her iki film de İspanya İç Savaşı dönemini çocukların perspektifinden anlatır ve fantastik unsurları gerçek dünyanın acılarıyla harmanlar.
Hayır, Santi karakteri intikam peşinde olan ama özünde yardıma ve adalete ihtiyaç duyan trajik bir figürdür.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...