
1992 yılının Nisan ayında, 24 yaşındaki siyahi bir öğretmen olan William Ford Jr., Long Island'daki bir tamirhanede beyaz bir mekanikçi tarafından vurularak öldürülür. Katil zanlısı cinayeti işlediğini kabul etmesine rağmen, tamamen beyazlardan oluşan büyük jüri davanın mahkemeye taşınmasına bile gerek görmez. Belgesel, maktulün kardeşi olan yönetmen Yance Ford’un, bu trajedinin üzerinden geçen yirmi yılı aşkın sürenin ardından adaletin neden yerini bulmadığını sorgulama sürecini anlatıyor.
Yönetmen, sadece bir cinayeti araştırmıyor; aynı zamanda ailesinin orta sınıfa yükselme çabasını, ırkçılığın Amerika’nın banliyölerine nasıl kök saldığını ve bir "kurbanın" nasıl bir "suçluya" dönüştürüldüğünü deşifre ediyor. Biyografi unsurlarıyla bezeli bu anlatım, yasın ve öfkenin dondurulmuş bir zaman diliminde nasıl yaşadığını gösteriyor. Film, polisin ve yargı sisteminin ön yargılı tutumlarının, bir ailenin onurunu ve geleceğini nasıl paramparça ettiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
Strong Island, klasik suç belgesellerinden farklı olarak çok daha kişisel ve felsefi bir noktada duruyor. Yance Ford, kamerayı bizzat kendine ve aile üyelerine yönelterek, adaletsizliğin yarattığı boşluğun hiçbir zaman dolmayacağını hissettiriyor. Bu yapım, bir sistem eleştirisinden ziyade, vicdanların nasıl susturulduğuna dair karanlık ve melankolik bir yolculuk sunuyor.
Filmin başrolünde bizzat yönetmen Yance Ford yer alıyor. Ford, kameranın karşısına geçerek izleyiciyle doğrudan göz teması kuruyor ve yaşadığı derin acıyı, cevabı olmayan sorularını paylaşıyor. Onun bu sarsıcı dürüstlüğü, belgeselin duygusal yükünü zirveye taşıyor. Ayrıca anne Barbara Ford, bir evladını kaybetmenin ve ardından adaletin reddedilmesinin getirdiği ağırlığı, vakur ama kırgın duruşuyla yansıtıyor.
Aile üyelerinin yanı sıra, dönemin tanıkları ve hukukçularıyla yapılan görüşmeler, anlatıyı güçlendiren diğer unsurlar. Ancak filmin asıl gücü, maktul William Ford’un geride bıraktığı fotoğraflarda ve ses kayıtlarında saklı. Bu materyaller, kurbanın sadece bir istatistik değil, hayalleri olan bir insan olduğunu hatırlatıyor.
Strong Island, sinematografik açıdan oldukça radikal ve estetik bir tercihe sahip. Yönetmen, yakın plan çekimler ve uzun sessizlikler kullanarak izleyiciyi karakterlerin iç dünyasına hapsediyor. Filmin her karesi, sanki bir suç mahallindeki kanıt kadar titizlikle işlenmiş. Yance Ford’un sakin ama keskin sesiyle yaptığı dış ses anlatımı, filmi bir belgeselden çok bir ağıta dönüştürüyor.
Tempo, yas tutan bir zihnin yavaşlığında ilerliyor; bu da izleyiciye duyulan acıyı sindirmesi için gereken alanı tanıyor. 2018 yılında Oscar’a aday gösterilen bu yapım, "Siyahların Hayatı Önemlidir" (Black Lives Matter) hareketinin alt metnini tarihsel ve kişisel bir perspektifle güçlendiriyor. Strong Island, sadece bir platform filmi değil, Amerikan yargı tarihine düşülmüş karanlık bir nottur.
Gerçek suç hikâyelerine (true crime) ilgi duyan ancak bu türün sansasyonel yanından ziyade insani ve hukuki boyutunu önemseyen izleyiciler bu filmi mutlaka izlemelidir. Toplumsal adalet, ırkçılık ve sistem eleştirisi yapan yapımlardan hoşlananlar için Strong Island oldukça derin bir perspektif sunuyor. Eğer bir filmden beklentiniz sadece eğlenmek değil, sarsılmak ve düşünmekse, bu belgesel listenizin başında yer almalı.
Bu belgesel, "adaletin körlüğü" kavramının bazen tarafsızlık değil, görmezden gelme anlamına geldiğini kanıtladığı için izlenmeli. Bir ailenin 25 yıl boyunca taşıdığı bu yükün, sadece bir kurşunla değil, bir jürinin kararıyla nasıl ağırlaştığını görmek sarsıcı bir deneyim. Strong Island, sinematik diliyle belgesel türünde çıtayı yükseltirken, izleyicinin vicdanını da sorguya çekiyor.
Adalet ve İnsaf: Hukuk sisteminin teknik detaylarının insani doğruların önüne geçmesi.
Kalıcı Yas: Bir travmanın üzerinden yıllar geçse bile aile dinamiklerini nasıl şekillendirdiği.
Kurumsal Irkçılık: Banliyölerde ve yargı kürsülerinde gizlenen sistematik ön yargılar.
Kurbanın Kimliği: Bir cinayet kurbanının, yargılama sürecinde nasıl "tehdit unsuru" olarak yaftalandığı.
Irkçılık ve yargı sistemi arasındaki çarpık ilişkiyi inceleyen 13th belgeseli bu filmle mükemmel bir ikili oluşturur. Yine bir hukuk skandalını ve ardından gelen toplumsal tepkiyi anlatan When They See Us mini dizisi de benzer duygusal yoğunluğa sahiptir. Kişisel bir kayıp üzerinden adalet arayışını sevenler için Dear Zachary: A Letter to a Son About His Father belgeseli de tavsiye edilir.
Yance Ford, bu filmle Oscar’a aday gösterilen ilk açık kimlikli trans yönetmen olarak sinema tarihine geçmiştir.
Filmin çekim süreci yaklaşık on yıl sürmüştür; Ford bu süreyi ailesinin ve kendisinin duygusal olarak hazır olması için beklediğini belirtmiştir.
William Ford’u vuran Mark Reilly, olaydan sonra hiçbir ceza almamış ve davası büyük jüri tarafından reddedilmiştir.
1992 yılında nefret suçu yasaları günümüzdeki kadar kapsamlı değildi. Ayrıca zanlı, "meşru müdafaa" iddiasında bulunmuş ve jüri, siyahi bir gencin öfkesini bir tehdit olarak algılama eğilimi göstermiştir.
Yance Ford, izleyicinin bu acıdan kaçacak hiçbir yeri kalmamasını ve karakterin duygularıyla, yani gerçekle yüz yüze gelmesini istediği için bu klostrofobik tarzı seçmiştir.
Long Island, Amerikan rüyasının merkezi sayılan bir yerleşim yeridir. Film, bu düzenli ve güvenli görünen banliyö hayatının altında yatan derin ırksal ayrışmayı ve güvenlik algısının kime göre değiştiğini vurgular.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...