
Mina, yaşadığı bölgede bir efsane gibi anlatılan, ormanın derinliklerinde saklanan ve yakaladığı insanları vahşice öldüren bir varlıktır. Ancak Mina bir canavar değil, geçmişte yaşadığı korkunç travmalar sonucu fiziksel olarak değişmiş ve hayata küsmüş genç bir kızdır. Avlanmak için ormanda pusuya yattığı bir gün, kurbanının aracının bagajında gizlenmiş, gözleri kör edilmiş ve ağır istismara uğramış Alex adında bir çocuk bulur.
Mina, normal şartlarda Alex’i de diğerleri gibi öldürmesi gerekirken, çocuğun yaşadığı acının kendi geçmişiyle olan benzerliğini fark eder. İki yaralı ruh arasında, kelimelere dökülmeyen ama sessiz bir anlayışla pekişen tuhaf bir bağ kurulur. Mina, Alex’i koruması altına alırken hem peşlerindeki tehlikelerle hem de kendi içindeki dinmek bilmeyen öfkeyle savaşmak zorunda kalır. Film, bir canavar hikayesinin ötesine geçerek, travmanın insan ruhunda yarattığı yıkımı ve iyileşmenin karanlık yollarını spoilersız bir dille işliyor.
Filmin merkezinde, Mina karakterine hayat veren Nadia Alexander yer alıyor. Alexander, karakterin hem vahşi ve korkutucu yanını hem de içindeki kırılgan çocuğu harika bir dengeyle yansıtıyor. Makyajının altındaki donuk ama anlam dolu bakışlarıyla, intikam ve şefkat arasındaki o ince çizgide yürüyen bir performans sergiliyor.
Kör bir çocuğu canlandıran Toby Nichols ise, Alex rolünde izleyiciyi derinden etkiliyor. Nichols, karakterin yaşadığı fiziksel engelini ve ruhsal travmasını oldukça doğal bir şekilde beyaz perdeye taşıyarak, Mina ile kurduğu bağın inandırıcılığını artırıyor. Bu iki genç oyuncunun arasındaki kimya, filmin kasvetli atmosferine rağmen izleyiciyi hikayeye bağlayan en güçlü unsur oluyor. Kadrodaki diğer isimler, hikayenin gerilim dozunu artıran tekinsiz figürler olarak görevlerini başarıyla yerine getiriyor.
Justin P. Lange’in ilk yönetmenlik denemesi olan The Dark, korku türünü sadece bir korkutma aracı olarak değil, derin bir metafor olarak kullanan nitelikli bir film örneğidir. Yönetmen, klonlanmış zombi veya canavar filmlerinden sıyrılarak, karakter odaklı bir "karanlık masal" yaratmayı başarmış. Filmin görsel dili, Avusturya sinemasının o soğuk ve mesafeli atmosferini andıran kasvetli orman manzaralarıyla desteklenmiş.
Senaryo, istismar ve şiddet gibi ağır temaları ele alırken asla sömürüye kaçmıyor; aksine bu acıların insanı nasıl canavarlaştırabileceğini veya tam tersi bir dayanışmaya sürükleyebileceğini gösteriyor. Temposu yer yer yavaşlasa da, yarattığı tekinsiz huzursuzluk izleyiciyi son ana kadar bırakmıyor. The Dark, türsel sınırları zorlayan, dramatik ağırlığı yüksek ve estetik açıdan doyurucu bir yapım olarak öne çıkıyor.
Klasik "slasher" veya ani sıçratmalı korku filmlerinden ziyade, atmosferik ve psikolojik derinliği olan yapımlardan hoşlananlar bu filmi kaçırmamalı. Eğer travma sonrası iyileşme süreçlerini ve toplumsal dışlanmışlığı bir korku metaforu üzerinden izlemek isterseniz, bu platform filmi size hitap edecektir. Sinematografik estetiğe ve karakter gelişimine önem veren sinemaseverler için etkileyici bir deneyim vaat ediyor.
Bu film, "Canavar kimdir?" sorusunu yeniden sordurtuyor. Gerçek canavarın ormandaki o garip kız mı, yoksa çocuklara o acıları yaşatan yetişkinler mi olduğunu sorgulayan yapısı, filmi türdeşlerinden ayırıyor. Nicole Kidman’ın Destroyer filmindeki o tavizsiz ve sert karakter dönüşümü gibi, Nadia Alexander da burada bir gençlik dramasından çok daha fazlasını sunuyor. Görsel atmosferi ve duygusal yoğunluğuyla akıllarda yer eden, alışılmadık bir dostluk hikayesi için izlenmeli.
Travma ve Dönüşüm: Yaşanan acıların insanı fiziksel ve ruhsal olarak nasıl başkalaştırdığı.
Sessiz Dayanışma: Ortak acıların, kelimelere ihtiyaç duymadan yarattığı güçlü bağ.
İntikam ve Adalet: Geçmişin hesabını sorma arzusu ile hayata tutunma çabası arasındaki çatışma.
Masumiyetin Yitimi: Çocukluk döneminde maruz kalınan kötülüklerin kalıcı izleri.
Eğer The Dark’ın o melankolik ve karanlık havasını sevdiyseniz, benzer bir temayı işleyen İsveç yapımı Let the Right One In (Gir Kanıma) filmini mutlaka izlemelisiniz. Ayrıca, doğaüstü unsurları dramla harmanlayan korku filmleri listelerinde üst sıralarda yer alan Goodnight Mommy de benzer bir görsel dil ve tekinsiz atmosfere sahiptir.
Film, yönetmen Justin P. Lange'in aynı isimli kısa filminden beyaz perdeye uyarlanmıştır. Çekimler Kanada'nın soğuk ve ıssız bölgelerinde gerçekleştirilmiş, bu da filmin o kendine has buz gibi atmosferine büyük katkı sağlamıştır. Mina’nın makyajı için ödüllü makyaj sanatçılarıyla çalışılmış ve karakterin "yaşayan bir ölü" ile "yaralı bir genç kız" arasındaki o ince görüntüsü için özel teknikler kullanılmıştır.
Mina karakteri zombi benzeri özellikler gösterse de, film klasik bir zombi yapımı değildir; daha çok travmanın fizikselleşmiş halini anlatan doğaüstü bir dramdır.
Filmde bazı grafik şiddet sahneleri yer alsa da, odak noktası fiziksel şiddetten ziyade karakterlerin yaşadığı psikolojik gerilim ve duygusal bağdır.
Filmin sonu, Mina ve Alex’in kendi karanlıklarından kurtulup kurtulamayacaklarına dair yoruma açık, hüzünlü ama umut kırıntıları barındıran bir final sunmaktadır.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...