
Dram
Yönetmen Xing Jian, izleyiciyi 1944 yılının karlı ve acımasız Mançurya topraklarına götürüyor. Japon işgali altındaki bu bölgede, yerel halk ağır işçiliğe zorlanmakta ve insanlık dışı muamelelere maruz kalmaktadır. Hikâye, Japon ordusunun genç erkekleri zorla askere almak veya işçi kamplarına göndermek için yaptığı baskınlardan kaçmaya çalışan Lao San etrafında şekilleniyor. Babası tarafından yakalanmaması için bir yeraltı sığınağına gizlenen Lao San, burada aylar sürecek bir izolasyon ve hayatta kalma mücadelesine girişir.
Film, sadece fiziksel bir saklanma hikâyesi değil, aynı zamanda insanın onurunu ve üreme içgüdüsünü en zor şartlarda bile nasıl koruduğunu işleyen derin bir dramdır. Lao San’ın ailesi, soyun devam etmesi için tehlikeli ve ahlaki açıdan gri alanlarda gezinen kararlar almak zorunda kalır. Karın hiç dinmediği, açlığın ve korkunun hüküm sürdüğü bu atmosferde, "kıştan sonra gelen kış" aslında sadece mevsimi değil, bitmek bilmeyen zulmü ve insanın bitmek bilmeyen yaşama arzusunu simgeler.
Filmin başrolünde, neredeyse kelimelere ihtiyaç duymadan sadece bedeni ve bakışlarıyla devleşen Yan Bingyan yer alıyor. Canlandırdığı karakterin yaşadığı korkuyu, çaresizliği ve sonrasındaki kabullenişi izleyiciye iliklerine kadar hissettiriyor. Yan Bingyan’ın performansı, filmin minimalist yapısına uygun olarak oldukça ham ve gösterişten uzak; bu da karakterin sahiciliğini artırıyor.
Yardımcı oyuncu kadrosunda yer alan aile üyeleri, geleneksel Çin aile yapısının işgal altındaki trajik dönüşümünü başarıyla yansıtıyorlar. Özellikle babanın, oğlunu korumak ile soyunu devam ettirmek arasında kaldığı sahnelerdeki oyunculuklar editoryal açıdan filmin en güçlü anlarını oluşturuyor. Oyuncuların dondurucu soğuk altındaki çekimlerde sergiledikleri fiziksel efor, sahnelerin inandırıcılığını ve etkileyiciliğini katlıyor.
Xing Jian, bu yapımıyla sinemada "az ama öz" anlatımın ne kadar güçlü olabileceğini kanıtlıyor. Winter After Winter, siyah-beyaz sinematografisiyle bir filmden ziyade, canlanmış tarihi fotoğraflar hissi uyandırıyor. Filmin görsel dili, kışın saflığı ile savaşın kirini muazzam bir tezatla sunuyor. Yönetmen, uzun planlar ve durağan kamera kullanımıyla izleyiciyi Mançurya'nın o sessiz ve ölümcül soğuğuna hapsediyor.
Film, diyalogları minimumda tutarak hikâyeyi atmosfer ve ses tasarımı üzerinden kuruyor. Rüzgârın uğultusu, karın altındaki ayak sesleri ve sessizliğin ağırlığı, belgeselvari bir realizm yaratıyor. Festival filmleri arasında özgünlüğüyle sıyrılan bu eser, savaşın büyük cephelerine değil, o savaşın gölgesinde unutulmuş küçük insanların büyük trajedilerine odaklanmasıyla takdire şayan bir değerlendirmeyi hak ediyor.
Yavaş sinema (slow cinema) akımından hoşlananlar, tarihsel dram meraklıları ve görsel estetiğe önem veren sinefiller bu filmi mutlaka izlemeli. Eğer Uzak Doğu sineması içinde daha sanatsal ve düşündürücü yapımlar arıyorsanız, bu yapım size aradığınız derinliği sunacaktır. Ayrıca, insanın zorlu doğa koşulları ve siyasi baskılar altındaki psikolojik direnci üzerine kafa yoran izleyiciler için de etkileyici bir deneyim olacaktır.
Bu film, savaşın sadece mermilerle değil, zamanla ve soğukla da verildiğini gösteren nadir yapımlardan biri. Sinematografik açıdan bir görsel şölen sunan siyah-beyaz kareleri, her karesiyle bir tabloyu andırıyor. İnsan ruhunun en ilkel ve en asil içgüdülerini, ideolojik bir söyleme sapmadan, sadece "var olma" mücadelesi üzerinden anlattığı için izlenmesi gereken filmler listenizde yer almalı.
Hayatta Kalma İçgüdüsü: En ekstrem koşullarda bile nefes almaya devam etme azmi.
Soyun Devamı: Savaşın ortasında, aile bağlarının ve geleceğin korunması çabası.
Doğa ve İnsan: Doğanın hem bir koruyucu (sığınak) hem de bir cellat (soğuk) olarak portresi.
İzolasyonun Psikolojisi: Uzun süre saklanmak zorunda kalan bir zihnin geçirdiği evreler.
Filmin yarattığı o dondurucu ve sessiz atmosferi sevdiyseniz, işgal altındaki yaşamı benzer bir durağanlıkla işleyen The Crossing (2014) veya görsel diliyle büyüleyen Shadow (2018) filmlerine bakabilirsiniz. Ayrıca, insanın doğadaki yalnızlığını ve direnişini anlatan The Revenant da (tematik olarak farklı olsa da) atmosferik ağırlığıyla benzer bir his uyandırabilir.
Film, 2019 yılında Rotterdam Uluslararası Film Festivali'nde (IFFR) dünya prömiyerini yaptı.
Çekimler, Mançurya'nın gerçek dondurucu kış şartlarında gerçekleştirildi; bu durum oyuncular ve ekip için büyük bir fiziksel zorluk oluşturdu.
Yönetmen Xing Jian, filmin siyah-beyaz olmasını, hikâyenin geçtiği dönemin sertliğini ve zamansızlığını vurgulamak için tercih ettiğini belirtmiştir.
Yapım, birçok uluslararası festivalden görüntü yönetimi ve sanatsal yönetim dallarında ödüllerle döndü.
Resmi olarak tek bir kişiye dayanmasa da, senaryo Japon işgali altındaki Mançurya'da yaşanmış gerçek olaylardan, ailelerin saklanma hikâyelerinden ve dönemin sosyolojik tanıklıklarından esinlenilerek yazılmıştır.
Hayır, film minimalist bir anlatım tarzını benimser. Hikâye daha çok görsellik, karakterlerin hareketleri ve atmosfer üzerinden ilerler; bu da filmin evrensel bir dille anlaşılmasını sağlar.
Aksine, siyah-beyaz tercih edilen sinematografi, karın dokusunu ve kışın yarattığı ıssızlık hissini çok daha güçlü kılarak izleyiciyi atmosferin içine daha derin çeker.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...