

Alice Hyatt

Tommy

David

Ben Eberhardt

Flo

Bea

Donald Hyatt

Audrey

Vera

Mel
Alice Hyatt, ev hanımlığına hapsolmuş, eski bir şarkıcı olma hayalleri kuran bir kadındır. Kocasının bir trafik kazasında ölmesiyle birlikte, 11 yaşındaki yaramaz ama zeki oğlu Tommy ile baş başa kalır. Cebinde çok az para, kalbinde ise sönmeye yüz tutmuş hayalleriyle New Mexico'daki evini terk ederek çocukluğunun geçtiği ve şarkıcılık hayallerinin şehri olan Monterey’e doğru yola çıkar.
Yolculuk boyunca Alice, hayatta kalabilmek için ucuz motellerde konaklar ve çeşitli restoranlarda garsonluk yapar. Karşısına çıkan erkeklerle yaşadığı talihsiz deneyimler ve uğradığı hayal kırıklıkları, onun direncini test eder. Ancak Arizona’da bir kafede çalışırken tanıştığı çiftlik sahibi David, Alice’in hem aşka hem de kendi gücüne olan inancını yeniden sorgulamasına neden olur. Film, bir kadının kendi ayakları üzerinde durma mücadelesini son derece gerçekçi bir dille işleyen etkileyici bir dram filmi örneğidir.
Filmin kalbinde, Alice karakterine hayat veren Ellen Burstyn yer alıyor. Burstyn, karakterinin kırılganlığını, mizah anlayışını ve pes etmeyen enerjisini o kadar doğal bir performansla sunmuştur ki, bu rolüyle "En İyi Kadın Oyuncu" Oscar'ını kazanmıştır. Oğlu Tommy rolündeki Alfred Lutter, anne-oğul arasındaki o karmaşık ve sevgi dolu bağı muzip tavırlarıyla güçlendiriyor.
Alice’in hayatına giren yakışıklı çiftlik sahibi David rolünde Kris Kristofferson, sert ama duyarlı bir karakter çizerek hikâyeye derinlik katıyor. Ayrıca, sinemanın o dönemdeki genç yeteneklerinden Jodie Foster, Alice’in oğlunun arkadaşı olan asi bir kızı canlandırarak kısa ama akılda kalıcı bir performans sergiliyor. Harvey Keitel ise Alice’in yolculuğu sırasındaki tehlikeli bir durak olan şiddet yanlısı Ben rolünde karşımıza çıkıyor. Kadronun bu dengeli yapımı, filmi bir kült film seviyesine taşıyor.
Usta yönetmen Martin Scorsese, genellikle erkek egemen ve suç odaklı dünyaları anlatmasıyla bilinse de, bu filmde bir kadının dünyasına şaşırtıcı bir duyarlılıkla sızmayı başarıyor. Scorsese, geleneksel Hollywood melodramlarından kaçınarak, 1970’lerin Amerikan işçi sınıfı hayatını ve kadın hakları arayışını belgeselvari bir dürüstlükle sunuyor. Kamera kullanımı ve sahnelerin doğallığı, izleyiciyi Alice’in yolculuğuna adeta bir yol arkadaşı yapıyor.
Film, müzik kullanımı ve mekan tasarımlarıyla dönemin ruhunu çok iyi yansıtıyor. Alice’in bir yandan geçim derdiyle boğuşurken diğer yandan bir birey olarak tanınma arzusu, senaryonun en güçlü damarını oluşturuyor. Alice Artık Burada Oturmuyor, hem bir "road movie" (yol filmi) hem de derinlikli bir karakter çalışması olarak modern sanat filmi standartlarında bir yapımdır.
Güçlü kadın karakterlerin merkezde olduğu hikâyeleri, samimi insan ilişkilerini ve hayata dair gerçekçi kesitleri seven herkes bu filmi izlemeli. Martin Scorsese’nin filmografisindeki bu farklı ve naif halkayı keşfetmek isteyenler için harika bir başlangıç. Eğer 1970’lerin Amerikan sinemasının o hür ve sorgulayıcı havasını, festival filmleri tadındaki anlatımları seviyorsanız, Alice’in hikâyesi sizi derinden etkileyecektir.
Bu film, mutluluğun sadece bir erkeğe veya bir mekana bağlı olmadığını, insanın kendi içindeki gücü bulmasıyla ilgili olduğunu gösterdiği için izlenmeli. Ellen Burstyn’in kariyer zirvesi olan performansını görmek ve bir kadının "hayır" diyebilme gücüne tanıklık etmek için eşsiz bir fırsat. Ayrıca Scorsese’nin duygusal derinlikteki ustalığını ve türler arasındaki esnekliğini görmek adına sinematografik bir zorunluluktur.
Kendini Keşfetme: Bir kadının toplumsal rollerinden sıyrılıp kendi kimliğini bulma yolculuğu.
Anne-Çocuk İlişkisi: Hayatın zorluklarına karşı kurulan sarsılmaz ve eğlenceli bağ.
Bağımsızlık Arayışı: Ekonomik ve duygusal özgürlüğün bir birey için hayati önemi.
İkinci Şanslar: Hayatın her aşamasında yeni bir başlangıç yapmanın mümkünlüğü.
Bu etkileyici yol ve büyüme hikâyesini sevdiyseniz, şu önerilerimize de göz atabilirsiniz:
Thelma & Louise: Özgürlükleri için yollara düşen iki kadının ikonik ve sert macera filmi.
Nomadland: Modern dünyada aidiyet ve yollarda hayatta kalma üzerine kurulu sarsıcı bir dram.
Lady Bird: Bir anne-kız çatışması ve kendini var etme mücadelesini anlatan samimi bir yapım.
Ellen Burstyn, senaryoyu çok beğenmiş ve yönetmen olarak bizzat Martin Scorsese’yi önermiştir.
Film, o kadar başarılı olmuştur ki, daha sonra "Alice" adında çok uzun süre devam eden popüler bir diziye (sitcom) ilham kaynağı olmuştur.
Filmin açılış sahnesi, "Oz Büyücüsü"ne bir saygı duruşu niteliğinde yapay ve nostaljik bir stüdyo setinde, kırmızı tonlarda çekilmiştir.
Çekimler Arizona ve New Mexico’nun gerçek yol üstü kafelerinde ve motellerinde yapılmıştır.
Evet, film 1970’lerin yükselen kadın hareketinin sinemadaki en önemli yansımalarından biri olarak kabul edilir; ancak bunu didaktik bir dil yerine çok insani ve samimi bir hikâye üzerinden yapar.
Scorsese, Mean Streets’ten sonra sadece "sert adam" filmleri çekmediğini kanıtlamak ve Ellen Burstyn gibi güçlü bir oyuncuyla çalışmak istediği için bu projeyi kabul etmiştir.
Filmin sonu, Alice’in hem aşkı hem de bağımsızlığını koruma arasındaki dengeyi bulduğu, gerçekçi ve umut dolu bir noktada biter.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...