
New York, büyük bir nükleer patlamayla sarsıldığında, bir apartmanda yaşayan sekiz kişi can havliyle binanın bodrum katındaki sığınağa kaçar. Sığınağın sahibi, titiz ve sert bir adam olan Mickey’dir. Dış dünya ile tüm bağları kopan bu grup, başlangıçta hayatta kalmış olmanın rahatlığını yaşasa da, kısa süre sonra kapalı bir alanda, sınırlı kaynaklarla yaşamanın getirdiği dehşetle yüzleşirler.
Film, nükleer felaketten ziyade sığınağın içindeki "insanlık felaketine" odaklanır. Radyasyon hastalığı, açlık ve belirsizlik arttıkça, grup içindeki hiyerarşi bozulur ve yerini vahşi bir hayatta kalma içgüdüsüne bırakır. Sosyal maskeler düşerken, sığınak bir kurtuluş yerinden çok; şiddetin, tecavüzün ve deliliğin hüküm sürdüğü bir cehenneme dönüşür. Gerilim ve dramın en uç noktasında seyreden yapım, "Medeniyet bittiğinde geriye ne kalır?" sorusuna oldukça karanlık bir cevap veriyor.
Filmin başarısı, karakterlerin fiziksel ve zihinsel çöküşünü izleyiciye iliklerine kadar hissettiren oyuncu performanslarında saklıdır:
Lauren German (Eva): Grubun vicdanını ve sağduyusunu temsil etmeye çalışan, hayatta kalma mücadelesi veren güçlü kadın karakter.
Michael Biehn (Mickey): Sığınağın sahibi; sert, paranoyak ama hazırlıklı eski bir itfaiyeci rolünde devleşiyor.
Milo Ventimiglia (Josh): Karakterinin masumiyetten vahşete doğru geçirdiği inanılmaz (ve korkutucu) değişimi başarıyla yansıtıyor.
Rosanna Arquette (Wendy): Bir annenin yaşadığı en büyük acıyı ve ardından gelen ruhsal çöküşü sarsıcı bir performansla canlandırıyor.
Oyuncuları ve oyuncu kadrosu, çekimler boyunca karakterlerin yaşadığı açlığı ve bitkinliği yansıtmak adına gerçekten kilo vermiş ve bu durum performansların inandırıcılığını doruk noktasına çıkarmıştır.
Yönetmen Xavier Gens, bu filmle bir korku-gerilim ustası olduğunu kanıtlıyor. Film, izleyiciyi rahat ettirmeyi amaçlamıyor; aksine kirli, loş ve rahatsız edici bir atmosfer sunuyor. Sineklerin Tanrısı hikâyesinin çok daha kanlı ve yetişkin bir versiyonu gibi duran yapım, karakterlerin geçirdiği fiziksel deformasyonu (saç dökülmeleri, yaralar) ve ruhsal yozlaşmayı estetize etmeden, tüm çıplaklığıyla gösteriyor. Müzikleri ve ses tasarımı, klostrofobi hissini iki katına çıkarıyor.
Psikolojik sınırları zorlayan hikâyelerden hoşlananlar, distopik kurgulara ilgi duyanlar ve "insan doğasının karanlık tarafı" temalı filmleri ( Deney veya Körlük gibi) sevenler bu filmi mutlaka izlemeli. Ancak uyaralım: Film, barındırdığı şiddet ve yoğun psikolojik baskı nedeniyle hassas izleyiciler için oldukça ağır gelebilir.
Film, bir felaket anında asıl tehlikenin dışarıdaki radyoaktif serpinti değil, içerideki "insan" olduğunu çok net bir şekilde anlatıyor. Karakter gelişimleri (veya gerilemeleri) o kadar tutarlı işlenmiş ki, medeniyetin ne kadar ince bir buz tabakası üzerinde durduğunu görüyorsunuz. Final sahnesi ise sinematografik açıdan hem büyüleyici hem de derin bir umutsuzluk barındıran unutulmaz bir sona sahip.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...