

Justine

Claire

John

Michael

Leo

Jack

Dexter

Tim

Little Father

Gaby
Film, devasa bir gezegen olan "Melancholia"nın Dünya'ya çarpma rotasında olduğu bir dönemde geçer ve hikâyeyi iki ana bölüme ayırır. İlk bölüm, ağır depresyonla boğuşan Justine'in görkemli ama felaketle sonuçlanan düğün törenine odaklanır. Justine, hayatının en mutlu günü olması gereken bu anda bile içindeki boşlukla savaşmakta ve çevresindeki sahteliğe tahammül edememektedir.
İkinci bölümde ise Justine’in kız kardeşi Claire’in dünyasına gireriz. Claire, yaklaşan gezegen çarpışması nedeniyle derin bir kaygı ve korku içindeyken, Justine şaşırtıcı bir şekilde sakinleşir. Dünyanın sonunun gelmesi, Justine için içindeki karanlığın dış dünyayla nihayet uyum sağlaması demektir. Film, bilim kurgusal bir yıkımdan ziyade, psikolojik bir çöküşün ve "kabullenişin" şiirsel bir tasvirini sunarak, izleyiciyi kaçınılmaz sonla yüzleştirir.
Kirsten Dunst, Justine rolünde kariyerinin en iyi performansını sergiliyor; depresyonun getirdiği o donukluğu ve uyuşmuşluğu izleyiciye kemiklerine kadar hissettiriyor. Dunst, bu rolüyle Cannes Film Festivali'nde "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü kazanmıştır. Charlotte Gainsbourg ise Claire rolünde, rasyonel dünyası yıkılan ve korkudan felç olan bir kadını büyük bir başarıyla canlandırarak Justine ile müthiş bir tezat oluşturuyor.
Kiefer Sutherland, her şeye bilimsel ve sakin yaklaşmaya çalışan enişte John rolünde; Alexander Skarsgård ise Justine’in talihsiz damadı Michael rolünde hikâyeye derinlik katıyor. Ayrıca usta oyuncu John Hurt ve Stellan Skarsgård gibi isimlerin varlığı, filmin editoryal gücünü ve karakterler arası gerilimi zirveye taşıyor.
Lars von Trier, Melancholia ile "dünyanın sonu" temasını görsel bir şölene dönüştürüyor. Filmin Wagner’in Tristan ve Isolde uvertürü eşliğinde açılan ağır çekim (slow-motion) giriş sekansı, sinema tarihinin en estetik başlangıçlarından biri olarak kabul edilir. Yönetmen, depresyonu bir zayıflık değil, dünyanın gerçek yüzünü görme yetisi olarak konumlandırıyor. Görüntü yönetimi, el kamerası kullanımının yarattığı huzursuzluk ile devasa gezegenin yarattığı ürkütücü güzellik arasında gidip geliyor. Bu yapım, bir bilim kurgu değil, insan psikolojisinin en karanlık odalarına tutulan bir fenerdir.
Psikolojik dramları, melankolik atmosferleri ve görsel sanatı ön planda tutan yapımları sevenler bu filmi kesinlikle izlemeli. Eğer "dünyanın sonu" hikâyelerine farklı ve felsefi bir bakış açısı arıyorsanız, Melancholia sizin için bir başyapıt olacaktır. Lars von Trier’in kendine has sert ama lirik tarzını merak edenler ve Kirsten Dunst’ın devleşen oyunculuğuna tanık olmak isteyen her sinemasever için editoryal bir zorunluluktur.
Bu film, depresyonu ve anksiyeteyi görselleştirmekte o kadar başarılıdır ki, izleyici üzerinde hipnotik bir etki yaratır. Kaçınılmaz bir felaket karşısında zenginliğin, bilimin ve aile bağlarının ne kadar kırılgan olduğunu göstermesi, filmi sarsıcı bir deneyime dönüştürür. Finaldeki o devasa görsel an ve Justine'in sakinliği, uzun süre hafızanızdan silinmeyecek bir etki bırakacaktır.
Depresyonun Doğası: Justine’in içsel yıkımı ile dış dünyanın fiziksel yıkımı arasındaki paralellik.
Kabulleniş ve Korku: Ölüm karşısında "hazırlıklı olan" (Justine) ile "panikleyen" (Claire) arasındaki çatışma.
Sahtelik: Toplumun ve ailenin, her şey yolundaymış gibi davranma konusundaki ısrarı.
Yalnızlık: Evrenin uçsuz bucaksızlığında insan varlığının küçüklüğü ve izolasyonu.
Bu filmin yarattığı atmosferi sevdiyseniz, yine bir Lars von Trier yapımı olan Antichrist (Deccal) veya insanlığın yavaş yavaş çocuk sahibi olma yetisini kaybetmesini anlatan Children of Men (Son Umut) ilginizi çekebilir. Ayrıca, bir başka sanatsal kıyamet anlatısı olan The Tree of Life (Hayat Ağacı) görsel açıdan benzer bir deneyim sunar.
Lars von Trier, bu filmi kendi yaşadığı ağır bir depresyon döneminden esinlenerek çekmiştir. Yönetmenin terapisti ona, depresif insanların felaket anlarında diğerlerinden daha sakin kaldığını çünkü zaten "en kötüsünü" beklediklerini söylemiştir; Justine karakteri bu gözlem üzerine kuruludur. Filmin açılış sahnesi, her bir karesi titizlikle planlanmış 8 dakikalık bir görsel metaforlar zinciridir.
Hayır, Melancholia tamamen kurgusal bir gezegendir ve filmde Justine’in ruh halinin fiziksel bir dışavurumu olarak sembolize edilir.
Final, kaçınılmaz olanın kabullenişini ve Justine'in "hayali bir sığınak" kurarak kız kardeşine ve yeğenine sunduğu o son şefkat anını simgeler.
Filmin büyük bir kısmı İsveç'teki görkemli Tjolöholm Şatosu ve çevresinde gerçekleştirilmiştir; bu mekan seçimi filmin masalsı ama soğuk atmosferini pekiştirmiştir.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...