

Dr. Stephen Fleming

Anna Barton

Ingrid Fleming

Martyn Fleming

Peter Wetzler

Sally Fleming

Edward Lloyd

Donald Lyndsay, MP

Elizabeth Prideaux

Prime Minister
Stephen Fleming, İngiliz hükümetinde başarılı bir kariyere, saygın bir konuma ve huzurlu bir aile yaşantısına sahip olan orta yaşlı bir politikacıdır. Ancak bu düzenli hayatı, oğlu Martyn’in gizemli ve çekici nişanlısı Anna Barton ile tanışmasıyla altüst olur. Stephen ve Anna arasında, ilk karşılaştıkları andan itibaren önlenemez, tehlikeli ve saplantılı bir çekim başlar.
Stephen, sahip olduğu her şeyi (kariyerini, ailesini, onurunu) riske atarak Anna ile karanlık bir ilişkiye sürüklenir. Anna ise geçmişinin gölgelerini üzerinde taşıyan, sevgiyi bir yıkım olarak gören mesafeli bir karakterdir. Bu yasak aşk, sadece iki kişinin arasındaki bir sır olarak kalmaz; yalanlar üzerine kurulu bu tehlikeli oyun, kaçınılmaz bir felakete ve tüm aileyi darmadağın edecek trajik bir sona doğru hızla ilerler. Film, "Hasar görmüş insanlar tehlikelidir, çünkü hayatta kalabileceklerini bilirler," felsefesi üzerine inşa edilmiştir.
Jeremy Irons, Stephen rolünde, karakterin kontrollü dış görünüşünün altındaki içsel çöküşü ve saplantıyı her zamanki aristokratik ama tekinsiz tavrıyla muazzam bir şekilde yansıtıyor. Juliette Binoche, Anna karakterine hem kırılgan hem de yıkıcı bir gizem katarak filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Miranda Richardson, aldatılan eş Ingrid rolündeki kısa ama devleşen performansıyla Oscar adaylığı kazanmış ve filmin finalindeki sarsıcı sahnede oyunculuk dersi vermiştir. Genç Rupert Graves ise babası ve nişanlısı arasındaki ihanetten habersiz, trajedinin kurbanı olan Martyn rolünde yer alıyor.
Usta yönetmen Louis Malle, Josephine Hart'ın aynı adlı romanını beyaz perdeye taşırken, erotizmi bir amaç değil, karakterlerin ruhsal boşluklarını ve çaresizliklerini anlatan bir araç olarak kullanıyor. Film, son derece steril ve soğuk bir atmosferde başlar, ancak hikaye ilerledikçe bu soğukluk yerini yakıcı bir gerilime bırakır. 1992 yılının en çok konuşulan ve tartışılan yapımlarından biri olan Damage, cinselliği görsel bir estetikten ziyade, psikolojik bir şiddet ve "hasar" biçimi olarak ele almasıyla benzerlerinden ayrılır.
Psikolojik derinliği olan, karakter analizine dayalı ve trajik sonlu dramlardan hoşlanan yetişkin izleyiciler için bu film bir klasiktir. İnsan doğasının karanlık yönlerini, sadakati ve ihanetin bedelini sorgulayan yapımları seviyorsanız Damage sizi derinden etkileyecektir. Ayrıca Jeremy Irons ve Juliette Binoche’un kariyerlerindeki en cesur ve iddialı performanslarından birini görmek isteyen her sinemasever izlemeli.
Bu film, "yasak aşk" temasını romantize etmek yerine, bu tür ilişkilerin geride bıraktığı kalıcı hasarları (adından da anlaşılacağı üzere) tüm çıplaklığıyla gösterdiği için izlenmelidir. Miranda Richardson’ın filmin sonundaki o meşhur tiradı ve karakterlerin sessizliğindeki çığlıklar, sinema tarihinin en güçlü dramatik anları arasındadır. Tutkunun insanı nasıl bir canavara dönüştürebileceğini ve ahlaki değerlerin bir anlık zaafla nasıl yerle bir olabileceğini anlatan ibretlik bir öyküdür.
Saplantılı Tutku: Mantığın önüne geçen ve yıkıma yol açan fiziksel çekim.
İhanet ve Yalan: Bir ailenin temelini oluşturan güvenin en yakınlar tarafından sarsılması.
Geçmişin Hasarı: Anna karakteri üzerinden, geçmişte yaşanan travmaların bugünkü ilişkileri nasıl zehirlediği.
Toplumsal Maskeler: Saygın bir politik kimliğin ardındaki ilkel ve karanlık arzular.
Eğer bu filmin yarattığı yoğun ve karanlık atmosferi sevdiyseniz, yine saplantılı bir ilişkiyi konu alan Fatale (aynı konunun farklı işlenişi), Adrian Lyne’ın Unfaithful (Sadakatsiz) veya Jeremy Irons’ın başrolde olduğu bir diğer kült yapım olan Lolita filmlerine göz atabilirsiniz.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...