

Ewa Cybulska

Bruno Weiss

"Orlando the Magician" / Emil

Belva

Rosie Hertz

Clara

Edyta Bistricky

Wojtek Bistricky

Magda Cybulska

Customs Officer Thomas McNally
1921 yılında, Polonyalı iki kız kardeş olan Ewa ve Magda, daha iyi bir yaşam umuduyla New York’un kapısı olan Ellis Adası’na varırlar. Ancak hayalleri daha ilk adımda yıkılır; Magda hastalığı nedeniyle karantinaya alınırken, Ewa tek başına ve çaresizce New York sokaklarına bırakılır. Burada, kadınları fuhuş batağına sürükleyen, karizmatik ama tehlikeli bir adam olan Bruno ile tanışır.
Ewa, kardeşini kurtarmak ve hastane masraflarını karşılamak için Bruno’nun sunduğu karanlık hayatı kabul etmek zorunda kalır. Ancak Bruno’nun sihirbaz kuzeni Orlando’nun hikâyeye dahil olmasıyla işler değişir. Orlando, Ewa’ya umut ve gerçek bir aşk vaat ederken, Bruno’nun takıntılı kıskançlığı trajik bir çatışmayı tetikler. Dram türündeki bu yapım, "Amerikan Rüyası"nın arka kapısında yaşanan hayal kırıklıklarını ve bir kadının onur mücadelesini hüzünlü bir görsellikle işliyor.
Filmin başrolünde, Ewa karakterine hayat veren Marion Cotillard, sadece bakışlarıyla bile derin bir acıyı ve kararlılığı yansıtabilen muazzam bir performans sergiliyor. Bruno rolündeki Joaquin Phoenix, karakterinin hem zalim hem de zavallı yanlarını ortaya koyarak izleyicide karmaşık duygular uyandırıyor.
Sihirbaz Orlando rolünde ise Jeremy Renner, filme ihtiyacı olan ışığı ve umudu taşıyan karizmatik bir duruş sergiliyor. Oyuncuları ve oyuncu kadrosu, 1920’lerin New York’undaki sınıf farkını ve göçmenlerin yaşadığı o dışlanmışlık hissini karakterlerine mükemmel bir şekilde yedirmiş durumda.
Yönetmen James Gray, bu filmde klasik sinemanın o ağırbaşlı ve görkemli havasını modern bir duyarlılıkla birleştiriyor. Görüntü yönetmeni Darius Khondji’nin sepya tonlardaki çekimleri, New York’un o dönemki loş ve tozlu atmosferini adeta bir tablo gibi ekrana taşıyor. Film, temposunu yavaş ama kararlı bir şekilde yükselterek izleyiciyi karakterlerin psikolojik derinliğine hapsediyor. Sadece bir göçmen hikâyesi değil, aynı zamanda günah, kefaret ve bağışlama üzerine yazılmış sinematografik bir şiir niteliğinde.
Dönem filmlerini sevenler, büyük bütçeli olmayan ama sanatsal değeri yüksek bağımsız sinema hayranları ve Marion Cotillard ile Joaquin Phoenix’in oyunculuk dehasına tanıklık etmek isteyenler bu filmi mutlaka izlemeli. Eğer "Amerikan Rüyası"nın karanlık yüzünü anlatan trajik hikâyeler ilginizi çekiyorsa ve melankolik atmosferlerden hoşlanıyorsanız, Bir Zamanlar New York sizi derinden etkileyecektir.
Film, izleyiciye adaletin her zaman tecelli etmediği, bazen hayatta kalmanın en büyük başarı olduğu bir dünya sunuyor. Marion Cotillard’ın performansının zirve yaptığı, Joaquin Phoenix’in narsist ve aşık adam tiplemesiyle devleştiği bu yapım, duygusal yoğunluğuyla izleyiciyi sarsıyor. Özellikle Ellis Adası ve Özgürlük Heykeli’nin fonda olduğu sahneler, umut ile çaresizlik arasındaki o ince çizgiyi anlatmak adına sinematografik birer ders niteliğinde.
Göçmenlik ve Aidiyet: Yeni bir dünyada yabancı olmanın ve hayatta kalma savaşının zorlukları.
Fedakârlık: Sevdiği birini kurtarmak için kendi masumiyetinden vazgeçmek.
Takıntılı Aşk: Sevginin mülkiyet ve kıskançlıkla birleştiğinde ne kadar yıkıcı olabileceği.
Kefaret: İşlenen günahların ardından gelen vicdan azabı ve bağışlanma arayışı.
Bu filmin sunduğu o ağır ve etkileyici dönem atmosferini sevdiyseniz, bir diğer başyapıt olan Once Upon a Time in America (Bir Zamanlar Amerika) veya göçmenlik konusunu daha modern ama benzer bir hüzünle işleyen Brooklyn filmlerine göz atabilirsiniz. Ayrıca Joaquin Phoenix’in yine bir dönem hikâyesinde devleştiği The Master da ilginizi çekebilir.
Yönetmen James Gray, filmin hikâyesini kendi büyükelçisinin Polonya’dan Amerika’ya göç ederken anlattığı anılardan esinlenerek kaleme almıştır.
Marion Cotillard, rolü için kısa sürede akıcı bir şekilde Lehçe konuşmayı öğrenmiş ve filmdeki Lehçe diyalogların çoğunu kendisi seslendirmiştir.
Film, 2013 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışmış ve özellikle sinematografisiyle büyük övgü toplamıştır.
Hayır, film kurgusal bir hikâyedir ancak 1920'lerin New York'undaki göçmenlik bürokrasisini ve sosyal hayatı tarihsel gerçekliğe sadık kalarak yansıtmaktadır.
Spoiler vermeden söylemek gerekirse; film "mutlu" bir sondan ziyade, karakterlerin huzur ve kabulleniş aradığı oldukça dokunaklı ve gerçekçi bir finalle veda ediyor.
Özgürlük Heykeli, film boyunca göçmenler için hem ulaşılamayan bir umudu hem de o umudun arkasındaki sert gerçekliği simgeleyen bir metafor olarak kullanılmıştır.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...