
Dünya, kaynağı belirsiz ve tedavisi olmayan korkunç bir salgınla diz çökmüştür. Paul, eşi Sarah ve oğlu Travis, dış dünyadan tamamen izole olmuş, her kapısı kilitli ve pencereleri tahtalarla kapatılmış ıssız bir evde hayatta kalmaya çalışmaktadır. Bu evde katı kurallar geçerlidir: Kimse içeri alınmaz, gece asla dışarı çıkılmaz ve tek bir kırmızı kapı tüm güvenliğin anahtarıdır.
Ancak bir gün, içeri sızmaya çalışan Will adında bir adamın gelişiyle ailenin kurduğu bu kırılgan düzen sarsılır. Will'in de bir ailesi vardır ve iki grup, hayatta kalma şanslarını artırmak için bu güvenli evi paylaşmaya karar verirler. Ancak dışarıdaki tehdit kadar tehlikeli olan bir şey daha vardır: Paranoya. Güven duygusunun yerini şüpheye bıraktığı bu kapalı alanda, gerçek canavarın dışarıda mı yoksa insanın kendi doğasında mı olduğu sorusu sarsıcı bir şekilde sorgulanır.
Filmin başrolünde, otoriter ve korumacı baba Paul rolüyle Joel Edgerton yer alıyor. Edgerton, ailesini korumak için ne kadar ileri gidebileceğini gösteren, soğukkanlı ama içten içe parçalanan bir adamı muazzam bir ciddiyetle canlandırıyor. Ona eşlik eden Christopher Abbott (Will), iki aile arasındaki gerilimin yükseldiği anlarda gizemli duruşuyla hikâyeye derinlik katıyor.
Filmin asıl odak noktası ise evin en genci Travis rolündeki Kelvin Harrison Jr. Karakterin gördüğü kabuslar ve yaşadığı ergenlik sancıları, dışarıdaki felaketle birleşerek filmin atmosferik yükünü omuzluyor. Oyuncu kadrosunun sergilediği bu minimalist ama yoğun performanslar, filmi sadece bir korku yapımı olmaktan çıkarıp editoryal bir başarı olan psikolojik bir dramaya dönüştürüyor.
Yönetmen Trey Edward Shults, bu yapımıyla türün meraklılarını şaşırtan bir işe imza atıyor. Korku filmleri dendiğinde akla gelen "yaratık" veya "hayalet" klişelerini yıkan yapım, korkuyu görünmeyene ve bilinmeyene hapsediyor. Filmin adı her ne kadar bir "şeyin" gelmesini bekletse de, izleyiciyi asıl dehşete düşüren şey insanların birbirine duyduğu güvensizlik oluyor.
Sinematografik açıdan dar açılar, mum ışığıyla aydınlatılmış koridorlar ve sessizliğin baskın olduğu sahneler klostrofobiyi zirveye taşıyor. Senaryo, izleyiciye cevaplar vermek yerine sorular sormayı tercih ediyor. Gerilim filmleri içerisinde "Art House" (sanat sineması) çizgisine yakın duran bu yapım, izleyicinin hayal gücünü bir silah olarak kullanarak huzursuzluk yaratmayı başarıyor.
Bu film, "Jumpscare" (ani korkutma) sahnelerinden ziyade yavaş yavaş tırmanan, insanın içine işleyen bir huzursuzluk arayanlar için uygundur. A24 yapımı filmlerin o kendine has, karanlık ve estetik tarzını sevenler, psikolojik gerilim ve post-apokaliptik hikâyelere ilgi duyan sinemaseverler bu yabancı film seçeneğinde aradıklarını bulacaklardır. Eğer "Canavar nerede?" diye sormak yerine "İnsan neye dönüşebilir?" sorusunu seviyorsanız, bu film tam size göre.
It Comes at Night, korkunun aslında fiziksel bir varlıktan çok zihnimizdeki bir duygu olduğunu kanıtladığı için izlenmeli. Film, izleyiciyi çok zorlu ahlaki ikilemlerle baş başa bırakıyor: Kendi aileniz için başka bir aileyi feda eder miydiniz? Minimalist yapısına rağmen yarattığı devasa gerilim ve belirsizlik hissi, onu türünün en özgün örneklerinden biri yapıyor.
Paranoya ve Şüphe: En yakınındakine bile güvenememenin yarattığı psikolojik çöküş.
Hayatta Kalma İçgüdüsü: Medeniyet bittiğinde ahlaki değerlerin nasıl esnediği.
Kalıtsal Korku: Travmaların ve korkuların bir kuşaktan diğerine aktarılması.
İzolasyon: Yalnızlığın ve kapalı kalmanın zihin üzerindeki tahribatı.
Eğer bu filmin yarattığı klostrofobik ve tekinsiz havayı sevdiyseniz, yine ses ve sessizlik üzerine kurulu bir gerilim olan A Quiet Place (Sessiz Bir Yer) veya insanların kapalı alandaki vahşetini işleyen The Mist (Öldüren Sis) filmlerini izleyebilirsiniz. Ayrıca yine bir A24 yapımı olan ve yavaş ilerleyen gerilimiyle tanınan The Witch de ilginizi çekebilir.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...