

Jean-Luc Godard

Anne Wiazemsky

Michèle Rosier

Bambam

Michel Cournot

Jean-Pierre Gorin
Jean-Henri 'Jean-Jock' Roger

Bernardo Bertolucci

Marco Ferreri

Marco Margine
Le Redoutable, sinema tarihinin en tartışmalı ve dahi yönetmenlerinden Jean-Luc Godard’ın hayatının en kritik dönemeçlerinden birine ışık tutuyor. 1967 yılında geçen hikâye, Godard’ın "Çinli Kız" (La Chinoise) filminin çekimleri sırasında aşık olduğu genç oyuncu Anne Wiazemsky ile olan evliliğini merkezine alıyor. Ancak bu aşk hikâyesi, Fransa’nın sosyal yapısını sarsan 1968 Mayıs olaylarının patlak vermesiyle kaotik bir boyut kazanıyor.
Film, Godard’ın bir sanatçıdan bir devrimciye dönüşme çabasını, sinemayı reddedişini ve bu süreçte çevresindekilerle, özellikle de karısıyla olan kopuşunu trajikomik bir dille anlatıyor. Godard, entelektüel krizleri ve Maoist fikirleri arasında savrulurken, film izleyiciye dönemin siyasi atmosferini Godard’ın kendi estetik diline göndermeler yaparak sunuyor. Bu süreç, sadece bir evliliğin değil, bir sinema ikonunun da kendi yarattığı imajı yıkma çabasına dönüşüyor.
Louis Garrel, Jean-Luc Godard rolünde tek kelimeyle büyüleyici bir performans sergiliyor. Godard’ın kendine has aksanını, gözlüklerini düzeltişini ve o huysuz, narsist ama bir o kadar da kırılgan yapısını karikatürize etmeden, derinlikli bir şekilde yansıtıyor. Garrel, sinema tarihinin bu zor karakterini hem sempatik hem de dayanılmaz kılmayı başarıyor.
Anne Wiazemsky rolünde izlediğimiz Stacy Martin, Godard’ın gölgesinde kalmayan, kendi kararlarını vermeye çalışan genç bir kadının zarafetini ve bıkkınlığını harika bir dengeyle canlandırıyor. İkilinin arasındaki çekişme ve kültürel çatışma, filmin duygusal motorunu oluştururken, Bérénice Bejo gibi deneyimli oyuncular da yan rollerde hikâyeye güç katıyor.
Akademi ödüllü yönetmen Michel Hazanavicius, bu biyografik çalışmasında Godard’ın kendi tarzını (yazı tahtaları, dördüncü duvarı yıkma, canlı renkler) Godard’ı anlatmak için kullanarak dâhiyane bir iş çıkarıyor. Film, bir biyografi olmasının ötesinde, 1960’ların ruhunu ve entelektüel dünyasını hicveden bir yapıya sahip. Hem eğlenceli hem de hüzünlü olan yapım, bir sanatçının kendi dehası altında nasıl ezilebileceğini gösteren güçlü bir festival filmi olarak öne çıkıyor.
Sinema tarihine ilgi duyan, Fransız Yeni Dalga akımını merak eden ve Godard’ın karmaşık kişiliğine yakından bakmak isteyen herkes bu filmi listesine almalı. Siyasi tarihin kişisel hayatlar üzerindeki etkisini merak eden izleyiciler ile 1968 ruhunu nostaljik bir komedi-dram estetiğiyle izlemek isteyenler için biçilmiş kaftan. Ayrıca Louis Garrel’in oyunculuk kariyerindeki zirve noktalarından birini görmek isteyenler kaçırmamalı.
Çünkü bu film, putlaştırılan bir yönetmeni insani zaaflarıyla, kıskançlıklarıyla ve bazen de saçmalıklarıyla anlatma cesaretini gösteriyor. Godard gibi bir "tanrıyı" yeryüzüne indirirken ona olan saygısını da yitirmiyor. Görsel olarak son derece doyurucu olan yapım, dönemin kostümleri ve dekorlarıyla izleyiciyi 60’ların Paris’ine ışınlıyor. Hem bir aşkın bitişine hem de bir dönemin kapanışına tanıklık etmek için eşsiz bir fırsat sunuyor.
Sanat ve Siyaset: Bir sanatçının toplumsal olaylar karşısında sanatını bir silah olarak kullanma arzusu.
Narsisizm ve Yalnızlık: Dehanın getirdiği ego ile en yakınlarına bile yabancılaşma süreci.
1968 Ruhu: Paris sokaklarındaki devrim ateşinin bireylerin iç dünyasındaki yansımaları.
Yaratım Sancısı: Var olan bir tarzı yıkıp yerine yeni bir şey koymaya çalışırken yaşanan kimlik kaybı.
Eğer bir yönetmenin hayatına odaklanan bu tarzı sevdiyseniz, Fellini’nin kendi yaratım krizini anlattığı 8½ (Sekiz Buçuk) bir başyapıt olarak ilk sıradadır. Ayrıca sanatçının iç dünyasına odaklanan Frida veya sinema aşkını merkezine alan Cinema Paradiso gibi yapımlar da benzer duygusal katmanlar sunabilir. Godard’ın kendi imzasını taşıyan Serseri Aşıklar (À bout de souffle) ise bu filmi daha iyi anlamak için izlenmesi gereken temel taştır.
Film, Jean-Luc Godard’ın o dönemdeki eşi Anne Wiazemsky’nin "Un an après" (Bir Yıl Sonra) adlı otobiyografik romanından uyarlandı.
Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan yapım, Godard’ın hayattayken gösterime girmiş ve bizzat Godard tarafından "aptalca bir fikir" olarak nitelendirilmişti.
Louis Garrel, rolüne hazırlanırken Godard’ın o dönemki tüm röportajlarını izleyerek onun fiziksel detaylarını kopyalamıştır.
"Le Redoutable", Fransızca'da "Heybetli" veya "Korkunç" anlamına gelir; aynı zamanda filmde Godard’ın bindiği denizaltının adıdır ve onun o dönemki yıkılmaz görünen imajına bir göndermedir.
Film, Anne Wiazemsky’nin anılarına dayanmaktadır; dolayısıyla olaylar gerçek kişilere ve yaşanmışlıklara dayanır, ancak yönetmen Hazanavicius bazı sahnelerde kurgusal bir mizah dili kullanmıştır.
Hikâye esas olarak 1967 ile 1968 yılları arasına, yani Godard’ın sinema dilini kökten değiştirmeye karar verdiği döneme odaklanıyor.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...