

El Conde

Lucia

Fyodor

Carmencita

Margaret

Luciana

Mercedes

Jacinta

Aníbal

Manuel
Şili tarihinin en karanlık figürü Augusto Pinochet, bu filmde "El Conde" (Kont) adıyla karşımıza çıkıyor, ancak bildiğimiz tarih kitaplarının çok ötesinde bir formda: 250 yaşındaki bir vampir olarak. Şili'nin soğuk ve ıssız güney ucunda, Patagonya'da harabe bir malikanede yaşayan Pinochet, artık sonsuz yaşamdan bıkmıştır. Dünyanın onu bir katil olarak değil, bir "hırsız" olarak hatırlaması onuruna dokunduğu için varlığına son vermeye karar verir.
Ancak ölmek sandığı kadar kolay değildir. Miras peşindeki akbaba ruhlu çocuklarının eve üşüşmesi ve Katolik Kilisesi tarafından hem hesaplarını denetlemek hem de (gerekirse) şeytan çıkarmak için gönderilen gizemli rahibe Carmencita'nın gelişiyle işler karışır. Film, faşizmin asla tam olarak ölmediğini, sadece şekil değiştirdiğini ve kanla beslendiğini metaforik bir dille anlatırken, izleyiciyi absürt, rahatsız edici ve görsel olarak büyüleyici bir aile dramının ortasına bırakıyor.
Pablo Larraín, bu grotesk hikâyeyi anlatırken Şili sinemasının en güçlü isimlerini bir araya getiriyor.
Jaime Vadell (Augusto Pinochet / Kont): Deneyimli oyuncu Vadell, yorgun, huysuz ve bencil diktatör rolünde harikalar yaratıyor. Pinochet'yi karikatürize etmeden, onun içindeki banalliği ve kötülüğü soğuk bir mizahla yansıtıyor.
Gloria Münchmeyer (Lucía Hiriart): Diktatörün manipülatif ve en az onun kadar güç aşığı karısı rolünde, karakterin hırsını ve kurnazlığını başarıyla sergiliyor.
Alfredo Castro (Fyodor): Pinochet’nin sadık uşağı ve eski bir Beyaz Rus askeri olarak, efendisine olan hastalıklı sadakati ve vahşetiyle filmin en ürkütücü performanslarından birini sunuyor.
Paula Luchsinger (Carmencita): Genç rahibe rolünde filmin dinamiklerini değiştiren isim. Masumiyetle baştan çıkarıcılık arasında gidip gelen performansı ve Fransızca-İspanyolca diyalogları ile filme mistik bir hava katıyor.
Şilili yönetmen Pablo Larraín (No, Jackie, Spencer), Kont (El Conde) ile sinematografik bir meydan okumaya girişiyor. Ed Lachman’ın elinden çıkan muazzam siyah-beyaz görüntü yönetimi, filmi adeta hareket eden bir sanat eserine dönüştürüyor. Film, Alman Dışavurumculuğu'ndan ve klasik korku sinemasından (özellikle Dreyer'in Vampyr’i ve Murnau'nun Nosferatu’su) beslenirken, içerik olarak keskin bir siyasi hiciv sunuyor.
Larraín, diktatörü bir canavar (vampir) olarak resmederek, onun suçlarının zamansızlığını ve toplumun kanını emen yapısını vurguluyor. Film yer yer ağır tempolu olsa da, Pinochet'nin askeri peleriniyle gökyüzünde süzüldüğü sahnelerin görsel ihtişamı ve arka plandaki ironik anlatıcı sesi (ki kimliği filmin en büyük sürprizlerinden biri), izleyiciyi sürekli tetikte tutuyor. Bu, sadece bir korku filmi değil; faşizmin cezasız kalmasına duyulan öfkenin estetik bir dışavurumu.
Sıradan bir vampir hikâyesi veya "jump-scare" dolu bir korku filmi arayanlar için uygun olmayabilir. Ancak siyasi hicivden hoşlananlar, sanat sineması tutkunları, siyah-beyaz estetiğe hayran olanlar ve Pablo Larraín'in tarihsel travmaları ele alış biçimini takip eden sinefiller için kaçırılmayacak bir deneyim.
Tarihin en acımasız diktatörlerinden birini "kalbi kırık, yaşlı bir vampir" olarak izlemek, sinemada eşine az rastlanır bir fikir. Kont, sadece bu cesur önermesiyle bile izlenmeyi hak ediyor. Venedik Film Festivali'nde En İyi Senaryo ödülünü kazanan film, faşizmin ve kötülüğün "ölümsüzlüğü" üzerine kurduğu zekice metaforlar ve o unutulmaz uçuş sahneleriyle hafızalara kazınıyor.
Cezasızlık ve Ölümsüzlük: Diktatörlerin fiziksel olarak ölseler bile, kurdukları sistemin ve yarattıkları travmanın toplumun damarlarında yaşamaya devam etmesi.
Açgözlülük: Karakterlerin hemen hepsinin (çocuklar, eş, hatta kilise) ideolojiden ziyade paranın ve mirasın peşinde olması.
Tarihsel Tekerrür: Kötülüğün farklı kılıklarda, yüzyıllar boyunca kendini tekrar etmesi.
The Death of Stalin: Tarihi bir figürün ölüm sürecini ve çevresindeki güç savaşlarını kara mizah yoluyla anlatan güçlü bir hiciv.
Nosferatu (1922 / 1979): Filmin görsel atmosferine ve vampir mitine yaklaşımına ilham veren klasik yapımlar.
Jojo Rabbit: Faşizmi ve diktatörlüğü çocuksu veya absürt bir bakış açısıyla eleştirme cesareti gösteren modern bir örnek.
Film, Venedik Film Festivali'nde prömiyerini yaptı ve En İyi Senaryo ödülüne layık görüldü.
Görüntü yönetmeni Ed Lachman, bu filme özel bir atmosfer katabilmek için Arri Alexa Monochrome (sadece siyah-beyaz çeken) kamera kullandı.
Yönetmen Pablo Larraín, Pinochet'yi daha önceki filmlerinde (No, Post Mortem) gölge bir figür veya sebep olarak işlemişti; bu filmde ise ilk kez onu merkeze, kanlı canlı (veya ölü) bir karakter olarak koydu.
Klasik anlamda bir korku filmi değil; daha çok korku ögelerini (vampirizm, gore) siyasi hiciv ve kara mizah için kullanan bir "art-house" dramdır.
Bu filmin en büyük "sürprizbozanlarından" (spoiler) biridir, ancak anlatıcının kimliği filmin küresel siyaset ve emperyalizm eleştirisinin kilit noktasıdır.
Filmin o kasvetli ve ıssız atmosferi, Şili'nin güneyindeki Patagonya bölgesinde ve çeşitli tarihi mekanlarda yapılan çekimlerle sağlandı.
Film, bir Netflix orijinal yapımıdır ve dünya genelinde Netflix kütüphanesinden izlenebilir.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...