
Dünya yüzeyi artık yaşanmaz bir hale gelmiş, insanlık büyük bir çevresel felaketle silinmiştir. Ancak eski bir petrol zengini olan bir aile, yerin kilometrelerce altında inşa ettirdikleri ultra lüks bir sığınakta yirmi yılı devirmeyi başarmıştır. Dış dünyadan tamamen izole olan bu aile, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi akşam yemeklerini gümüş şamdanlar eşliğinde yemekte, sanat eserlerini incelemekte ve kusursuz bir düzeni sürdürmektedir. Ancak bu steril yaşam, sığınağa kabul edilen davetsiz bir yabancının gelişiyle sarsılmaya başlar.
Gelen yabancı, ailenin geçmişteki büyük petrol yatırımları ve ekolojik yıkımdaki sorumluluklarını hatırlatan canlı bir anıttır. Sığınağın duvarları arasında yükselen gerilim, sadece fiziksel bir kuşatmayı değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküşü de beraberinde getirir. Son, bir ailenin hayatta kalma çabasını değil, hayatta kalmış olmanın getirdiği o ağır ve karanlık suçluluk duygusunu konu alıyor. İzleyiciyi "Dünya yok olurken konforlu kalmak bir suç mudur?" sorusuyla baş başa bırakan film, klostrofobik bir atmosferde insan doğasının en çıplak halini sergiliyor.
Efsanevi oyuncu Tilda Swinton, sığınağın düzenini ve estetiğini her şeyin üzerinde tutan anne rolünde, soğuk ama büyüleyici bir performans sergiliyor. Swinton’ın her mimiği, karakterin bastırdığı korku ve kibri yansıtmakta usta işi bir denge sunuyor. Ona eşlik eden Michael Shannon ise, ailenin babası ve geçmişin kararlarını savunan bir figür olarak, Shannon’ın kendine has o tekinsiz ve yoğun enerjisini filme taşıyor.
George MacKay, bu sığınak hayatının dışında bir dünyayı hiç tanımamış oğul rolünde, karakterin saflığını ve ardından gelen uyanışını etkileyici bir dramatik gelişimle canlandırıyor. Moses Ingram ise sığınağa giren yabancı karakteriyle, ailenin sahte huzurunu yıkan bir katalizör görevi görüyor. Kadronun tamamı, karakterlerin o dar alandaki ruhsal sıkışmışlığını ve patlamaya hazır duygularını izleyiciye iliklerine kadar hissettiriyor.
Ünlü belgesel yönetmeni Joshua Oppenheimer’ın ilk uzun metrajlı kurgu filmi olan Son, sinema tarihindeki alışılagelmiş kıyamet sonrası hikayelerinden radikal bir şekilde ayrılıyor. Oppenheimer, bu ağır dramı bir müzikal formatıyla birleştirerek, gerçekliğin dehşetini sanatın soyutluğuyla dengeliyor. Filmin 148 dakikalık süresi, karakterlerin o bitmek bilmeyen vicdan muhasebelerini ve sığınağın zamansızlığını yansıtmak için geniş bir alan tanıyor. Sinematografi, sığınağın lüks dokusuyla dışarının hayal edilen yıkımı arasındaki zıtlığı ustalıkla vurguluyor.
Bu yapım, özellikle toplumsal eleştirisi yüksek, felsefi derinliği olan ve türler arası geçişlerden (müzikal ve dram) korkmayan bağımsız sinema izleyicileri için eşsiz bir deneyimdir. Eğer bir "kıyamet filmi" izlemek ama bu kez aksiyon yerine insan psikolojisinin en karanlık dehlizlerine inmek istiyorsanız bu film tam size göre. Özellikle Joshua Oppenheimer’ın önceki çalışmalarını (The Act of Killing gibi) takip eden ve modern toplumun suçluluk psikolojisini merak eden her sinemasever bu nitelikli yabancı film için vakit ayırmalıdır.
Son, lüksün bir hapishaneye, konforun ise bir cellada dönüşebileceğini en sarsıcı şekilde gösterdiği için izlenmeli. Filmi benzerlerinden ayıran en büyük özellik, bir felaket senaryosunu şarkılar ve danslar eşliğinde bir "oda tiyatrosu" disipliniyle anlatmasıdır. Tilda Swinton ve Michael Shannon gibi iki dev ismin karşılıklı döktürdüğü sahneler, oyunculuk sanatı adına ders niteliğindedir. Film, izleyiciyi rahatsız etmekten çekinmeyen dürüstlüğü ve görsel ihtişamıyla yılın en özgün projelerinden biri olarak öne çıkıyor.
Kolektif Suçluluk: Gezegenin yıkımında payı olanların, bu yıkımdan kaçış çabası ve vicdan azabı.
İnkar Mekanizması: Felaket kapıdayken bile statükoyu ve lüksü koruma takıntısı.
Yabancılaşma: Bir sığınağın içinde, dış dünyaya ve kendine tamamen yabancılaşan bir ailenin dramı.
Sınıfsal Ayrıcalık: Paranın, dünyanın sonunda bile satın alabildiği (ve alamadığı) o geçici güvenlik hissi.
Eğer Son filminin yarattığı o tekinsiz sığınak atmosferini sevdiyseniz, yine bir sığınakta geçen ve psikolojik gerilimi yüksek olan 10 Cloverfield Lane’i izleyebilirsiniz. Ayrıca, kıyamet sonrası sınıf çatışmasını işleyen Snowpiercer veya insanlığın çöküşünü lirik bir dille anlatan Children of Men gibi yapımlar da benzer tematik derinlikler sunmaktadır.
Yönetmen Joshua Oppenheimer, bu filmle belgesel dünyasındaki başarısını kurgu sinemasına taşıyarak büyük sükse yapmıştır.
Filmin çekimleri, sığınağın klostrofobik hissini yaratmak amacıyla özel olarak tasarlanmış devasa setlerde gerçekleştirilmiştir.
Filmdeki müzikal bölümler, Broadway geleneğinden ziyade daha melankolik ve karakterlerin içsel monologlarını yansıtan bir yapıda bestelenmiştir.
Hayır, film bir psikolojik dram ve post-apokaliptik müzikaldir. Ancak sığınağın yarattığı tekinsizlik ve karakterlerin geçmişi, zaman zaman gerilim ve dehşet hissi uyandırabilir.
Yönetmen, karakterlerin dille ifade edemedikleri o derin suçluluk ve inkar duygularını ancak sanatın ve müziğin soyut diliyle anlatabileceğini düşünerek bu tercihi yapmıştır.
Film boyunca dış dünya sadece karakterlerin anlatıları ve sığınağın pencerelerinden (veya ekranlarından) yansıyan görüntülerle sınırlıdır; bu da "gerçeklik" üzerine ek bir gizem katmanı oluşturur.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...