
Lucy Letby Soruşturması, modern Britanya tarihinin en sarsıcı ceza davalarından birini, yani yenidoğan hemşiresi Lucy Letby’nin yedi bebeği öldürmesi ve çok daha fazlasına teşebbüs etmesiyle sonuçlanan süreci mercek altına alıyor. Bu belgesel film, sadece mahkeme salonundaki ifadeleri değil, Cheshire polisinin yıllar süren titiz çalışmasını ve daha önce hiç yayınlanmamış sorgu odası görüntülerini izleyiciyle buluşturuyor. Film, Countess of Chester Hastanesi'nde 2015-2016 yılları arasında artan şüpheli bebek ölümlerinin izini sürerken, sistemin nasıl bu kadar kör kalabildiğini de tartışmaya açıyor.
Hikâye, dedektiflerin karmaşık tıbbi veriler ve vites değiştiren itiraflar arasında nasıl yol aldığını kronolojik bir sırayla anlatıyor. Letby'nin evinde bulunan notlar, sosyal medya üzerinden kurbanların ailelerini takip etmesi ve iş arkadaşlarıyla olan yazışmaları, bir "melek" maskesinin ardındaki karanlığı yavaş yavaş gün yüzüne çıkarıyor. Ancak film, sadece suçluluk üzerine kurulmuyor; savunma tarafının ve bazı tıp uzmanlarının kanıtların güvenilirliğine dair sunduğu yeni perspektiflerle davayı çok daha tartışmalı bir boyuta taşıyor.
Bu yapım bir belgesel olduğu için geleneksel bir oyuncu kadrosu yerine, davanın gerçek kahramanları ve tanıkları ön plandadır. Yönetmen Dominic Sivyer, soruşturmayı bizzat yürüten dedektif Paul Hughes’un ve davada kilit rol oynayan tıp uzmanlarının doğrudan anlatımlarına yer veriyor.
Filmde en dikkat çeken unsurlardan biri, kurbanlardan birinin annesinin ilk kez kamera karşısına geçerek yaşadığı tarifi imkansız acıyı ve adalet arayışını anlatmasıdır. Ayrıca Letby’nin yakın arkadaş çevresinden ve hastane yönetiminden isimler, o dönemde yaşanan idari ihmalleri ve şüphelerin nasıl örtbas edildiğini dile getirerek editoryal bir derinlik sağlıyorlar.
Netflix yapımı bu belgesel, türünün en kapsamlı ve etik açıdan en zorlayıcı örneklerinden biri. Yönetmenlik dili, sansasyondan kaçınmaya çalışsa da davanın doğası gereği oldukça ağır ve duygusal bir yük taşıyor. Özellikle Letby'nin tutuklanma anlarına ait gerçek görüntülerin kullanılması, gerçekçilik dozunu en üst seviyeye çıkarıyor. Film, bir suçun anatomisini çıkarırken aynı zamanda kamuoyunda bölünmüş olan "adalet yerini buldu mu?" sorusunu da cesurca masaya yatırıyor.
Gerçek suç hikayelerine (true crime) ilgi duyanlar, suç belgeseli türünün en güncel ve derinlikli örneklerinden birini kaçırmamalıdır. Ayrıca tıp etiği, hukuk ve psikoloji meraklıları için de bir vaka incelemesi niteliğindedir. Bu film, adalet sistemi ve polisiye soruşturma süreçlerinin nasıl işlediğini görmek isteyen izleyiciler için oldukça bilgilendiricidir; ancak bebek ölümleri teması nedeniyle hassas izleyicilerin dikkatli olması önerilir.
Bu belgeseli benzerlerinden ayıran en büyük fark, davanın üzerinden çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen ulaşılan özel erişim yetkisidir. Daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış polis arşivleri ve zanlının kendi el yazısıyla tuttuğu "Ben kötüyüm, bunu ben yaptım" şeklindeki itiraf notlarının analizleri, izleyiciyi adeta bir dedektif gibi soruşturmanın içine çekiyor. Ayrıca, savunma tarafının sunduğu "sistem hatası" iddialarına yer vererek tek taraflı bir anlatıdan kaçınması, filmi entelektüel açıdan daha güçlü kılıyor.
İhanet ve Güven: En güvenli olması gereken yer olan hastanedeki bir hemşirenin güveni istismar etmesi.
Adalet ve Kanıt: Dolaylı kanıtlar ile somut tıbbi verilerin hukuk karşısındaki çatışması.
Sistemsel İhmal: Hastane yönetiminin uyarıları neden bu kadar uzun süre görmezden geldiği.
Yas ve Travma: Kayıp yaşayan ailelerin onarılamaz psikolojik süreçleri.
Eğer bu belgeseli etkileyici bulduysanız, tıp dünyasındaki benzer skandalları işleyen The Good Nurse (film) veya onun belgesel versiyonu olan Capturing the Killer Nurse mutlaka listenizde olmalı. Ayrıca İngiliz adalet sistemindeki benzer hataları ve soruşturmaları konu alan The Confession belgeseli de bu türü sevenler için benzer bir atmosfer sunacaktır.
Filmin çekimleri sırasında Letby’nin ebeveynleri, evlerindeki tutuklanma görüntülerinin kullanılmasını "özel hayatın gizliliğinin ihlali" olarak nitelendirerek yapımcıları sertçe eleştirmiştir. Belgesel, 2026 yılı başında Thirlwall Inquiry adı verilen resmi kamu soruşturmasının sonuçlarıyla eş zamanlı olarak yayınlanmıştır. Letby şu anda İngiltere'de 15 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yatan ve "asla serbest bırakılmayacak" dört kadından biridir.
Hayır, Letby mahkeme süreci boyunca ve polis sorgularında tüm suçlamaları reddetmiştir. Ancak evinde bulunan "Ben kötüyüm" gibi ifadeler içeren notlar, savcılık tarafından bir tür dolaylı itiraf olarak kullanılmıştır.
Film, davayı değiştirecek yeni bir kanıttan ziyade, polis dosyasındaki daha önce kamuoyuyla paylaşılmamış video kayıtlarını ve bazı tanıkların ilk kez verdikleri özel röportajları içeriyor.
Belgeselde de belirtildiği üzere, savunma ekibi ve bazı tıp uzmanları CCRC'ye (Ceza Davaları İnceleme Komisyonu) başvuruda bulunmuştur. Ancak şu an için verilmiş kesin bir yeniden yargılama kararı bulunmamaktadır.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...