

Sebastian

Mia

Keith

Laura

Greg

Tracy

Caitlin

Alexis

David

Josh
Mia, stüdyonun kafesinde garsonluk yaparken seçmelerden seçmelere koşan, her defasında hayal kırıklığıyla kapıdan dönen idealist bir oyuncu adayıdır. Sebastian ise unutulmaya yüz tutmuş geleneksel caz müziğine aşık, kendi caz kulübünü açma hayaliyle yanıp tutuşan ancak geçimini sağlamak için ucuz barları gezen bir piyanisttir. Los Angeles’ın sıkışık trafiğinde başlayan tesadüfi karşılaşmaları, zamanla birbirlerinin hayallerine duydukları hayranlıkla derin bir aşka dönüşür.
İkili, birbirlerini hayallerinin peşinden gitmeleri için cesaretlendirirken; hayatın gerçekleri ve başarıya giden yolda verilen tavizler bu masalsı aşkı test etmeye başlar. Modern bir müzikal estetiğiyle çekilen film, bir yandan Hollywood’un o ışıltılı ve nostaljik ruhunu yüceltirken, diğer yandan "Başarı her zaman mutluluk getirir mi?" sorusunu izleyicinin kalbine bir sızı olarak bırakır. Hayallerin bedelini sorgulayan bu yolculuk, unutulmaz bir final sekansıyla zirveye ulaşır.
Ryan Gosling, Sebastian rolüyle hem piyano başındaki yeteneği hem de melankolik duruşuyla karakterin caz tutkusunu iliklerinize kadar hissettiriyor. Gosling, karakterin inatçı ama kırılgan yapısını başarıyla yansıtarak bir aksiyon filmi kadar dinamik bir duygusal performans sergiliyor. Emma Stone ise Mia rolünde sergilediği performansla "En İyi Kadın Oyuncu" Oscar'ını kucakladı; özellikle seçme sahnelerindeki o savunmasız ve güçlü tavrı kariyerinin en iyi işlerinden biri.
John Legend, Sebastian’ın gelenekselciliğine zıt bir noktada duran, müziği modernize eden arkadaşı Keith rolüyle hikayeye farklı bir perspektif katıyor. J.K. Simmons ise küçük ama etkili rolüyle, Sebastian’ın sanat anlayışına ket vuran sert mekan sahibi olarak filme güç katıyor. Gosling ve Stone arasındaki büyüleyici kimya, yapımın başarısının en temel yapı taşını oluşturuyor.
Yönetmen Damien Chazelle, Whiplash ile yakaladığı ivmeyi La La Land ile sinematik bir şölene dönüştürüyor. Film, 1950’lerin klasik Hollywood müzikallerine bir saygı duruşu niteliğinde olsa da, hikaye anlatımı ve kurgusuyla son derece modern bir duruş sergiliyor. Linus Sandgren’in renkli ve canlı sinematografisi ile Justin Hurwitz’in kulaklardan silinmeyen besteleri, filmi sadece bir izlence değil, duyusal bir deneyim haline getiriyor. Bir gerilim filmleri temposunda olmayan ancak izleyiciyi duygusal bir hız trenine bindiren yapım, özellikle rüya gibi tasarlanmış dans sekanslarıyla sinema sanatının büyüleyiciliğini hatırlatıyor.
Hayallerinin peşinden gidenler, bir gün başaracağına inananlar ve imkansız aşkların hüzünlü güzelliğine inanan herkes bu filmi izlemeli. Eğer klasik müzikallerin o ışıltılı dünyasını seviyorsanız ancak hayatın içinden gelen gerçekçi bir son arıyorsanız, La La Land tam size göre. Sanatın iyileştirici ama bir o kadar da yalnızlaştırıcı tarafını merak eden macera filmleri tutkunları bile bu duygusal serüvenden etkilenecektir.
Bu film, sadece bir aşk hikayesi değil; hayallere ulaşmanın getirdiği bedeller ve "ya şöyle olsaydı?" sorusunun yarattığı o tatlı sert pişmanlık üzerine kurulu bir şiirdir. Modern sinemanın en ikonik final sahnelerinden birine sahip olması, kostüm tasarımları ve eşsiz müzikleri için bile defalarca izlenebilir. Ryan Gosling ve Emma Stone’un muazzam uyumu, sizi Los Angeles’ın mor gökyüzü altında romantik bir yolculuğa çıkaracak.
Hayaller ve Gerçekler: İdealist hedeflere ulaşma çabası ile günlük hayatın maddi zorlukları arasındaki çatışma.
Sanatın Doğası: Geleneksel sanat anlayışını korumak mı yoksa popüler olana uyum sağlamak mı?
Aşk ve Zaman: İki insanın birbirini tamamlaması ama zamanın ve başarı yolculuğunun onları farklı yönlere savurması.
Nostalji: Geçmişin estetiğine duyulan özlem ile modern hayatın hızı arasındaki denge.
Bu filmin yarattığı müzikal ve duygusal atmosferi sevdiyseniz, yönetmenin bir diğer başyapıtı olan Whiplash veya modern müzikal tarzıyla dikkat çeken The Greatest Showman filmlerini izleyebilirsiniz. Ayrıca aşkın ve hayallerin melankolik tarafı için Singin' in the Rain veya benzer bir suç filmleri ciddiyeti yerine hayatın neşesini sunan Moulin Rouge! harika birer seçenek olacaktır.
Ryan Gosling, filmdeki tüm piyano sahnelerini hiçbir dublör veya görsel efekt kullanmadan bizzat çalmıştır; bunun için üç ay boyunca haftada altı gün piyano dersi almıştır. Filmin açılışındaki o devasa trafik sahnesi, Los Angeles’ta gerçek bir otoyolun bir hafta sonu boyunca kapatılmasıyla, tek seferde çekilmiş gibi görünecek şekilde kurgulanmıştır. Film, 14 dalda Oscar adaylığı alarak bu alanda Titanic ve All About Eve’in rekoruna ortak olmuştur.
Filmin sonu, karakterlerin hayallerine ulaştığını ancak bu süreçte birbirlerini kaybetmek zorunda kaldıklarını simgeler. Finaldeki o hayali sekans, "başka bir evrende" her şeyin yolunda gittiği bir hayatın nostaljik bir vedasıdır.
"La La Land", hem filmin geçtiği Los Angeles (LA) şehrini hem de gerçeklikten uzak, hayal dünyasında yaşayan insanların bulunduğu durumu simgeleyen bir deyimdir.
Evet, Ryan Gosling ve Emma Stone filmdeki tüm şarkıları bizzat kendileri seslendirmiştir. Bu durum, performansların çok daha doğal ve duygusal bir derinlikte hissedilmesini sağlamıştır.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...