

Lee Jong-su

Ben

Shin Hae-mi

Yeon-ju

Lee Yong-seok

Lawyer

Judge

Jong-su's Mother

Hae-mi's Mother

Hae-mi's Sister
Yarı zamanlı işlerde çalışan ve yazar olma hayalleri kuran içine kapanık Jong-su, bir gün sokakta eski çocukluk arkadaşı Hae-mi ile karşılaşır. Aralarında kısa sürede bir bağ oluşur; ancak Hae-mi Afrika seyahatinden döndüğünde yanında gizemli, zengin ve son derece özgüvenli Ben adında bir adam getirir.
Jong-su, bu adamın Hae-mi ile olan ilişkisini kıskançlıkla izlerken, Ben ona tuhaf bir hobisinden bahseder: "Terk edilmiş seraları yakmak." Bu itiraftan kısa bir süre sonra Hae-mi ortadan kaybolur. Jong-su, bir yandan Hae-mi'nin izini sürerken bir yandan da Ben'in gerçekten kim olduğunu ve sakladığı sırları çözmeye çalışır. Film, bir dedektiflik hikâyesi gibi başlasa da, yavaş yavaş izleyicinin kendi gerçekliğini de sorguladığı bir kabusa dönüşür.
Filmin üç ana karakteri arasındaki gerilim, oyuncuların olağanüstü performanslarıyla besleniyor:
Yoo Ah-in (Jong-su): Pasif, şaşkın ve öfkeli gencin dünyasını o kadar sessiz ve derinden canlandırıyor ki, onun çaresizliğini her an hissediyorsunuz.
Steven Yeun (Ben): The Walking Dead ile tanınan Yeun, bu filmde "Koreli Gatsby" olarak adlandırılan, kibar ama bir o kadar da tekinsiz Ben rolünde harikalar yaratıyor. Esnerken bile ürkütücü olmayı başarabilen bir performans sergiliyor.
Jeon Jong-seo (Hae-mi): İlk sinema deneyiminde, özgür ruhlu ama derin bir yalnızlık çeken Hae-mi karakterine hayat vererek filmin duygusal boşluğunu dolduruyor.
Burning, sadece bir suç veya kayıp şahıs filmi değil; aynı zamanda modern toplumun yarattığı "hiçlik" ve "öfke" üzerine bir başyapıt. Lee Chang-dong, acele etmeyen temposuyla (slow-burn) gerilimi milim milim inşa ediyor. Filmin sinematografisi, gün batımında dans edilen o meşhur sahne gibi, sinema tarihine geçecek görsel şiirsellikler sunuyor. Cannes Film Festivali'nde eleştirmenlerden gelmiş geçmiş en yüksek puanlardan birini alması, filmin editoryal ve sanatsal gücünün en büyük kanıtıdır.
Sabırlı bir izleyici kitlesine hitap eden, her detayın bir ipucu olduğu ve cevabı izleyiciye bırakan katmanlı filmleri sevenler için Şüphe vazgeçilmez bir eser. Eğer Murakami dünyasının o melankolik ve gizemli havasına aşinaysanız veya Parasite (Parazit) gibi sınıf çatışmasını psikolojik bir derinlikle işleyen yapımları seviyorsanız, bu film sizi büyüleyecektir.
Film, izleyiciye hazır bir son sunmak yerine onu bir labirente bırakıyor. Benzerlerinden ayrılan en büyük özelliği, "gerçekten ne oldu?" sorusunun cevabını somut kanıtlarda değil, karakterlerin iç dünyasındaki boşluklarda aramasıdır. Metaforlarla dolu senaryosu (yanan seralar, açlık, kedi, kuyulu ev) film bittikten sonra bile günlerce üzerine düşünmenizi sağlıyor.
Sınıf Çatışması: Hiçbir şeye sahip olmayan Jong-su ile her şeye zahmetsizce sahip olan Ben arasındaki uçurum.
Hafıza ve Gerçeklik: Neyin hayal, neyin gerçek olduğunun silikleşmesi.
Yalnızlık ve Varoluşsal Açlık: Hae-mi'nin bahsettiği "Büyük Açlık" (hayatın anlamını arayan açlık) kavramı üzerinden insanın anlam arayışı.
Bastırılmış Öfke: Genç neslin, adaletsiz sistem karşısında biriken ve nereye yöneleceği belli olmayan öfkesi.
Bu filmin yarattığı o yoğun ve gizemli havayı sevdiyseniz, şu yapımlara da göz atmalısınız:
Parazit (Parasite): Güney Kore sinemasının sınıf farkına dair diğer dev yapımı.
Mulholland Çıkmazı (Mulholland Drive): Gerçek ve rüyanın birbirine geçtiği David Lynch klasiği.
L'Avventura (Macera): Aniden ortadan kaybolan bir kadın ve geride kalanların amaçsızlaşması üzerine bir başyapıt.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...