

Terry Blaine

Ian Blaine

Angela

Kate

Howard

Martin Burns

Father

Mother

Lucy

Jerry
Ian ve Terry, Londra’da yaşayan ve daha iyi bir hayatın hayalini kuran iki kardeştir. Ian, lüks bir yaşamın ve büyük yatırımların peşinde koşan hırslı bir gençtir; Terry ise kumar tutkusu yüzünden başı dertten kurtulmayan bir tamircidir. İki kardeş, kıt kanaat geçinirken tek lüksleri olan "Cassandra’nın Rüyası" adını verdikleri küçük bir yelkenli satın alırlar.
Ancak Terry’nin kumar borçları ödenemez bir boyuta ulaştığında ve Ian’ın yeni tanıştığı güzel bir kadını etkilemek için paraya ihtiyacı olduğunda, zengin amcaları Howard’dan yardım isterler. Howard onlara bu parayı vermeyi kabul eder, ancak korkunç bir şartı vardır: Kendisini hapse gönderebilecek bir iş ortağını öldürmeleri gerekmektedir. İki kardeş, ahlaki bir uçurumun eşiğinde, hayallerine giden yolun kanlı bir cinayetten geçip geçmeyeceğine karar vermek zorundadır. Bu suç gerilimi, bir suçun işlenmesinden ziyade o suçun ruhlarda açtığı onarılmaz yaraları editoryal bir titizlikle işliyor.
Ewan McGregor, Ian rolünde, hırsı uğruna vicdanını susturmaya çalışan, rasyonel ama tehlikeli bir karakteri başarıyla canlandırıyor. Colin Farrell ise Terry rolünde, kariyerinin en sarsıcı performanslarından birini sergiliyor; suçluluk duygusu altında ezilen, psikolojik olarak çöken bir adamın yaşadığı dehşeti izleyiciye iliklerine kadar hissettiriyor.
Amca Howard rolünde Tom Wilkinson, tekinsiz karizmasıyla olayları tetikleyen kilit isim olarak karşımıza çıkarken; Hayley Atwell, Ian’ın hayatına giren ve onun hırslarını kamçılayan aktris Angela karakteriyle kadroyu tamamlıyor. Farrell ve McGregor’un arasındaki "kardeşlik" dinamiği, filmin duygusal ve gerilim dolu merkezini oluşturuyor.
Woody Allen, bu filminde Londra üçlemesinin (Match Point ve Scoop ile birlikte) en karanlık halkasına imza atıyor. Film, adını bir Yunan mitolojisi kahramanından almasına yakışır şekilde tam bir trajedi yapısında. Allen, karakterlerin kaderini tesadüflerle değil, kendi yaptıkları seçimlerle çiziyor. Müzik kullanımında efsanevi besteci Philip Glass ile çalışılması, filmin gergin ve tekrarlayan döngüsünü güçlendiriyor. Görsel dil, Londra’nın kasvetli havasını karakterlerin iç dünyasındaki huzursuzlukla birleştirerek izleyiciyi nefes kesen bir sona hazırlıyor.
Suçun psikolojik etkilerini, vicdan azabını ve "insan ne kadar ileri gidebilir?" sorusunu merkezine alan yapımları sevenler bu filmi mutlaka izlemeli. Eğer Dostoyevski’nin Suç ve Ceza tarzı bir atmosferi sinemada arıyorsanız veya Woody Allen’ın Match Point filmindeki o soğukkanlı gerilimi beğendiyseniz, bu yapım tam size göre. Karakter odaklı, diyalogların ve atmosferin ön planda olduğu bir yabancı gerilim arayan her sinemasever bu filme şans vermeli.
Film, suçun sadece yasal bir sorun olmadığını, insan zihnini nasıl bir hapishaneye dönüştürebileceğini gösteriyor. Colin Farrell’ın panik ataklar ve vicdan azabı içindeki performansı ile Ewan McGregor’un soğukkanlı hırsı arasındaki tezat, filmi izlenmesi gereken bir oyunculuk şölenine dönüştürüyor. Ayrıca Woody Allen'ın alışılmış New York hikayelerinden uzaklaşıp Londra'da yarattığı bu evrensel trajedi, yönetmenin çok yönlülüğünü kanıtlıyor.
Vicdan ve Suçluluk: İşlenen bir günahın insan ruhunda yarattığı geri dönülemez tahribat.
Kader ve Seçimler: İnsanın kendi sonunu hazırlayan o kritik kararları alma süreci.
Sınıf Atma Arzusu: Daha iyi bir hayat yaşama hırsının ahlaki değerleri nasıl eritebileceği.
Bu filmin sunduğu ahlaki ikilemleri ve suç temasını sevdiyseniz, Woody Allen’ın bir diğer başyapıtı olan Maç Sayısı (Match Point) veya suçun sonuçlarına odaklanan Salgın (Contagion) tadında bir gerilimi olan Before the Devil Knows You're Dead (Şeytan Duymadan Önce) filmlerini izleyebilirsiniz. Ayrıca bağımsız sinema örneklerinden Gece Vurgunu (Nightcrawler) da ilginizi çekebilir.
Yorum yazmak için giriş yapınız.
Yükleniyor...